Your search

  • تتناول هذه الدراسة ظاهرة الفخر النرجسي في شعر سليمان بن سليمان بن مظفر النبهاني للوقوف على دوافعها وأسبابها، والكشف عن تجلياتها المختلفة، وإسهامها في توجيه إبداعه الشعري، وسعت الدراسة إلى استنطاق النصوص الشعرية وتتبع العوامل الخارجية التي أسهمت في إنتاجها، وتنبثق أهمية هذه الدراسة من كونها تتناول ظاهرة نفسية لم تسبق دراستها في شعر سليمان النبهاني بل لم تدرس. س- حسب اطلاعنا- في الشعر العماني عامة، ومما يزيد الموضوع جدة وطرافة أن هذا الشاعر أحد ملوك الدولة النبهانية التي حكمت عمان قرونا من الزمن، وخاض ملوكها صراعات كبيرة ضد خصومهم لتثبيت ملكهم. ولنا أن نتساءل عن دوافع الفخر النرجسي عند النبهاني، وعن تجلياته في نتاجه الشعري وللإجابة عن ذلك لجأت الدراسة إلى تتبع الفخر في شعره، واتكأت على تحليل النصوص الشعرية واستنطاقها، والوقوف على العوامل الخارجية المحيطة بالشاعر لحظة إبداعه الشعري، وتوسلت الدراسة المنهج النفسي مع الإفادة من نظريتي التلقي والتأويل. وقد اقتضت حيثيات الدراسة قسمتها إلى مقدمة وأربعة محاور: المحور الأول: دوافع الفخر النرجسي في شعر سليمان النبهاني المحور الثاني: نرجسية الفخر بأصالة العرق ووراثة الملك. المحور الثالث: نرجسية الفخر بتفخيم الذات واحتقار الآخر. المحور الرابع: نرجسية الفخر بادعاء التفرد. وقد خلصت الدراسة إلى أن أبرز دوافع الفخر النرجسي عند النبهاني تتمثل في اجتماع عراقة النسب ووراثة الملك، وكثرة المنازعين له في ملكه، بالإضافة إلى نشأته الملكية، وأسهمت قدراته الشعرية والسياسية والقتالية في تكريس النرجسية في شخصيته، وقد تجلى الفخر النرجسي في شعر النبهاني في مظاهر ثلاثة: أولها نرجسية الفخر بأصالة العرق ووراثة الملك، وثانيها الفخر بتفخيم الذات واحتقار الآخر، وآخرها الفخر بإدعاء التفرد.

  • الملخصتتناول هذه الدراسةُ رسالتين في السياسة الشرعية للإمام راشد بن سعيد اليحمدي، أحد أعلام الفكر العُمَاني من منظورٍ لغويٍّ وتداوليٍّ وسيميائيٍّ؛ للكشف عن البنية اللغوية العميقة للخطاب، وتنبعُ أهميةُ البحث من سعيه إلى إحياء النصوص التراثية من داخل بنائها اللغوي، وإبرازِ ما تمتازُ به من تماسكٍ نصيٍّ، واتساقٍ دلاليٍّ، وقوّةٍ حجاجيّةٍ تستمدّ سلطانها من البناء اللغوي، والبرهان العقليِّ.وجاءت حدودُ البحث محصورةً في تحليل الجوانب اللغوية والأسلوبية للرسالتين دون التوسّع في الجانب التاريخي أو الفقهي، واقتضى موضوع البحث أن يقع في تمهيد، وثلاثة مباحث، وخاتمة:-المبحث الأول: التحليل التداولي للرسالتين.   المبحث الثاني: الإطار النظري لسيميائية العلامة الإعرابية.المبحث الثالث: سيميائية العلامة الإعرابية في الرسالتين.   ثم خاتمة البحث، وفيها أهم النتائج والتوصيات.وقد اعتمدت الدراسةُ منهجًا تحليليًّا مركّبًا يجمعُ بين ثلاثةِ محاورَ متكاملةٍ: التحليل النصيّ لبيانِ علاقات التماسك والانسجام، والتحليل التداوليّ للكشف عن المقاصد الخطابية ووظائفها الإنجازية، والتحليل السيميائيّ لرصدِ العلامات الإعرابية والرمزية في سياقها المقصديّ.وقد أفضت النتائجُ إلى أنّ الخطابَ السياسيَّ عند الإمامِ راشدٍ يتّسمُ بتركيبٍ لغويٍّ رصينٍ يستندُ إلى التلاحمِ النحويِّ والدلالةِ المقصديّة، مما أضفى على النصّ قوّةً بيانيةً وسلطةً شرعيةً حملت المخاطبَ على الامتثال والإذعان، كما كشفت الدراسةُ عن إسهام العلاماتِ الإعرابيةَ في توليدِ دلالاتٍ تداوليّةٍ وسياقيةٍ تتجاوزُ الوظيفةَ النحويةَ الظاهرة.وتوصي الدراسةُ بضرورةِ الإفادةِ من المناهجِ اللسانيةِ الحديثةِ في قراءةِ النصوصِ التراثيةِ قراءةً علميةً تُبرزُ ثراءها الدلاليَّ والبيانيَّ، وتُعيدُ وصلَ التراثِ بآفاقِ الدرسِ اللغويِّ المعاصر.

  • اشتمل البحث على تعريف الإباضية وأهم عقائدها بإيجاز، والمراد بمسالك الدين؛ وهي الطرق التي يتوصل بها لإنفاذ الأحكام الشرعية والإمامة عند الإباضية، وهي أربعة: الظهور، والدفاع، والشراء، والكتمان، مع بيان المراد بمسلك الشراء ومنزلته وشروطه وأهدافه ومهامه وحقيقته المتمثلة في الثورة على الحاكم؛ لمواجهة الانحراف، ونقد الفساد، والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر بالقوة والعنف، فوجدت الجماعات الإسلامية المعاصرة مندوحة في الشراء؛ إذ الثورة والعنف منهجًا وسلوكًا لها، وكان الجامع بينهما التضحية والفداء ووحدة الهدف، وقد تجلى ذلك في المشابهة من حيث وجود: عدد، وبيعة، وأهداف، كما سوغ الشراء للبعض بالقيام بالعمليات الفدائية لسوء الفهم والخلل في الاستدلال. وختم البحث بمناقشة أدلة الشراء، ومسلك الجماعات وبيان مناقضته لما جاءت به الشريعة من وجوب الصبر على جور الأئمة، وترك قتالهم والخروج عليهم، وما يترتب على ذلك من مفاسد وفتن.

  • İbâdiyye, İslam tarihi içerisinde erken sayılabilecek bir dönemde teşekkül eden ilk İslam mezheplerindendir. Hz. Ali dönemi siyasî olayları sonucu ortaya çıkan Muhakkime-i Ulâ’nın devamı olarak kendilerini nitelendiren İbâdîler, Basra şehrinin politize olmuş ortamında mezhepleşme sürecini devam ettirmişlerdir. Dönemin siyasi olayları ve bu olaylarla nedeniyle tartışılan dini konular İslam toplumunun öncelikli gündem maddelerini başında gelmektedir. İbâdî toplumu da Basra şehrini ve içinde yaşadıkları toplumun siyasi ve dini atmosferi gereği birçok konu hakkında görüş ve eleştiriler ortaya koymuştur. Bu konuların başında Hz. Ali dönemi olayları ve bu olaylar nedeniyle tartışılan dinî meseleler gelmektedir. İbâdiyye, Ehl-i sünnet’e göre Hz. Ali dönemi olaylarını farklı zaviyeden değerlendirmekte ve bazı olaylarda Hz. Ali’nin haklı bazı olaylarda ise haksız olduğunu dile getirmektedir. İslam tarihinde yaşanmış ve kendisinden sonra tarihin akışına yön vermiş olan Hz. Ali dönemi olaylarına dair İbâdîlerin görüş ve eleştirilerini incelemek İbâdiyye mezhebini tanıma ve anlama adına önem kesp etmektedir.

  • Hz. Peygamber’in vefatından sonra, ilk iki halife dönemi ve Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk döneminde birlik ve beraberlik içinde yaşayan Müslümanlar, müteakip dönemlerde yaşanan olaylar neticesinde fırkalara bölünmüşlerdir. Bunlardan dikkat çeken önemli bir fırka da Hâricîlerdir. Zaman içinde farklı gruplara bölünen Hâricîler, sahip oldukları aşırı ve sert tutumlarından dolayı tarih sahnesinden silinmişler, sadece haklarında makâlât kitaplarından bizlere aktarılan bilgiler kalmıştır. Diğer Hâricî gruplara nazaran daha ılımlı bir çizgiyi benimseyen İbâdîler ise bu fırkadan günümüze ulaşabilmiş tek gruptur. Hz. Ali döneminden sonra ortaya çıkan karışıklarla beraber hadis uydurma faaliyetlerinin görülmeye başlamasıyla sahih hadisleri zayıf ve uydurma olanlarından ayırmak için hadis usûlü ortaya çıkmaya başlamıştır. Genelde hadis usûlü çalışmalarında birlik sağlanmış olmasına rağmen yer yer mezhebî farklılıkların da ortaya çıktığı görülmektedir. Bu makalede haklarında yeteri kadar çalışma yapılmamış olduğundan dolayı yeterince tanınmayan veya yanlış tanıtılmış olan İbâdiyye mezhebinin bu konudaki görüşlerine değinilmeye çalışılacaktır. Aynı zamanda konunun daha iyi anlaşılması için yer yer İbâdî âlimlerin râvi sayısına göre hadislere bakışı, Sünnî âlimlerin bu konudaki görüşleriyle karşılaştırılması yapılacaktır. Makalede İbâdiyye mezhebinin önemli bir âlimi olup mezhepte söz sahibi olmasından konu Vercelânî özelinden ele alınacaktır. Burada Vercelânî’nin hadislere verdiği değer, mütevâtir ve âhâd habere bakışı ile bunların dinde hüccet olup olmadığı konularına değinilecektir.

  • يهدف هذا البحث إلى دراسة الحراك العلمي في بايلك الشرق والصحراء الكبرى خلال العهد العثماني، مع التركيز على الحواضر العلمية البارزة مثل قسنطينة وعنابة وتوات وورقلة وميزاب. تُبرز الدراسة الدور المحوري لهذه الحواضر في إثراء الحياة العلمية والثقافية بالجزائر بفضل تنوعها الجغرافي والمذهبي وتفاعلها مع الحواضر المجاورة. كانت قسنطينة مركزًا علميًا وإداريًا بارزًا بفضل دعم البايات العثمانيين وإنشاء مؤسسات تعليمية مثل المدرسة الكتانية، بينما شهدت عنابة حضورًا علميًا مميزًا لأسر مثل البوني. أما في الصحراء الكبرى، فبرزت حواضر مثل توات وورقلة وميزاب كمراكز علمية ذات أهمية خاصة، حيث ازدهرت العلوم الشرعية والعقلية بفضل موقعها الاستراتيجي على طرق التجارة الصحراوية الذي سهل انتقال العلماء والكتب. يشير البحث إلى التنوع المذهبي بين المالكية والإباضية في هذه الحواضر، مما أضفى ثراءً على الحياة العلمية، مع الإشارة إلى غياب جامعة مركزية كالزيتونة أو الأزهر بسبب التوازن العلمي بين الحواضر المختلفة. وتسعى الدراسة إلى تسليط الضوء على المظاهر المختلفة لهذا الحراك العلمي وأعلامه الذين كان لهم دور محوري في تشكيل المشهد الثقافي والفكري للجزائر خلال تلك الفترة. كما تهدف إلى استعراض الإسهامات العلمية لهذه الحواضر من خلال المؤسسات التعليمية، الزوايا، والمدارس، بالإضافة إلى الأسر العلمية التي لعبت دورًا رياديًا في نشر العلم وتعزيز الحياة الثقافية. يختتم البحث بتوصيات لتعزيز دراسة الأرشيفات وتوثيق التراث العلمي الجزائري وإجراء دراسات مقارنة بين الحواضر العلمية، مؤكداً على أهمية هذا الإرث في فهم الهوية الثقافية والعلمية للجزائر ودورها في إثراء التراث الإسلامي.

  • İbâdiyye, İslâm tarihinde ortaya çıkan ilk mezheplerden olan Hâricîlerin alt fırkalarından biri olarak kabul edilmektedir. İbâdîler; mezheplerinin (kendi ifadeleriyle) teşekkül ettiği İslâm tarihinin erken dönemlerinden itibaren imamlarının, liderlerinin ve İbâdî cemaatinin İslâm’ı doğru anlamak ve yaşamak için büyük gayret sarf ettiklerini ve dönemin siyasi atmosferinden ötürü büyük bedeller ödediklerini kendi kaynaklarında anlatmaktadırlar. Bununla birlikte ilmî faaliyetlerden ve telif çalışmalarından geri kalmadıkları; insanlara İslâm’ı anlatma, tebliğ ve davet faaliyetlerine büyük önem verdikleri de dile getirdikleri hususlardandır. İbâdîler, İslâm’ın usûlu’d-dîn konuları başta olmak üzere birçok meselede ciddi bir ilmî birikim ortaya koymuşlardır. İbâdî âlimler, tarihsel süreç içerisinde ilmî faaliyetler çerçevesinde birçok telif ve kitap kaleme alarak görüşlerinin sistematik hale gelmesini ve nesilden nesile aktarımını sağlamışlardır. Bu fırka müntesipleri, yaşadıkları dönemde münazara ortamlarında konuşulan ve tartışılan meseleler hakkında düşüncelerini ve görüşlerini ifade etmekten geri durmamışlardır. İbâdî âlimlerin ilmî faaliyetlerini incelediğimizde hatırı sayılır bir İbâdî literatürüyle karşılaşmaktayız. Onların fikir beyan ettikleri konulardan biri de rü’yetullah meselesidir. Bu mesele, kelâmî bir konu olarak hicrî ikinci yüzyılda İslâm toplumunun gündemini meşgul etmeye başlamıştır. Rü’yetullah konusu, İbâdî ilim erbaplarınca, sahip oldukları tevhid ve sıfatlar konusundaki düşünceleri bağlamında ele alınmış ve konu hakkındaki ayetlerle Hz. Peygamber’den nakledilen hadisleri de görüşlerini doğrulatma adına yoruma tabi tutmuşlardır. Ayetlerden anlam çıkarma adına Arapça dil kurallarını da göz önünde tutmuşlardır. Çalışmamızda bu hususları dikkate alarak İbâdiyye’nin konuyu ele alma yöntemini, kullandıkları metodu ve yaptıkları değerlendirmeleri inceleyeceğiz. İbâdiyye’nin rü’yetullah konusundaki görüşlerini İbâdî müelliflerin ve âlimlerinin eserleri ekseninde ortaya koymaya çalışacağız. Çalışmamızın sınırlarını dikkate alarak konu hakkında diğer mezheplerin fikirlerine yer vermeyeceğiz.

  • İslâm, kişinin Allah Teâlâ’nın rızasına uygun bir hayat yaşaması için hem bireysel hem de toplumsal yaşamda uyması gereken çeşitli emir ve yasaklar koymuştur. Bu emir ve yasakların varlık sebebi insanoğlunun dünya hayatında kimseye zarar vermeden ve kimseden zarar görmeden bir ömür sürmesi içindir. Bu durumu teminat altına alan ilke ise insanların maslahatı için farz kılınmış olan emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker esasıdır. Bu ilkenin gayesi; İslâm toplumunun Kur’an ve sünnetin ahkâmına uygun erdemli, barış ve sükûn içinde hayatını sürdüren bir ümmet olmasını sağlamaktır. Hicrî birinci yüzyılın sonuna doğru başlayan Müslümanlar arasındaki gruplaşmaların zamanla fırkalaşma hareketine dönmesiyle birçok itikadî ve siyasî mezhep teşekkül etti. Bu mezheplerden biri olan İbâdiyye; İslam ümmeti içerisinde varlığını günümüze kadar devam ettiren itikadî oluşumlardan biridir. İbâdîler, Hâricîlerin günümüzdeki devamı olarak kabul edilmekte ve itidalli fikirlere sahip olmakla nitelendirilmektedirler. İbâdiyye; ilk dönem kurucu liderlerinin imametleri zamanından itibaren fikirlerinin ekolleşmesi ve farklı beldelerde mezhebî görüşlerinin yayılması için davet çalışmalarını sistematik şekilde sürdürdü. İbâdîler, mezhebi görüşleri doğrultusunda bir İslâm toplumu meydana getirme ve devletleşme çalışmalarının istenilen neticeyi getirmesi için tarihsel süreçte çeşitli kurumlar ve nizamlar/sistemler teşekkül ettirdiler. Tüm bu çalışmaların nihaî gayesi insanların yaşamlarında ma‘rûfun artması ve münkerin kademeli olarak azalması ile asr-ı saadet dönemine benzer bir İslâm toplumunu vücuda getirme ülküsüdür. Bireyin değişiminin beraberinde toplumsal dönüşümü getireceği gerçeğini dikkate alan İbâdîler, toplum hayatını tanzim edecek ilkelerin en önemlisi olarak adalet esasını öne çıkardılar. Onlara göre adalet ilkesinin temelini ise emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker esası oluşturmaktadır. İbâdiyye, tarihi süreç içerisinde toplum hayatını tanzim etmede İslam’ın en önemli ilkesi olarak kabul edilen emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker esasının tatbiki için birçok uygulama geliştirdi ve çeşitli pratikler ortaya koydu. Emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker ilkesinin her bir Müslümana gücü oranında farz olduğu düşüncesine sahip olan İbâdîlerin bu ilkeyi uygulama adına yaptıkları çalışmalar ve pratikler dindar bir toplum ve dindar bir nesil inşa etmede önemli kilometre taşları olarak kabul edilir. Makalemizde İslâm dünyasının farklı bir coğrafyasında varlığını devam ettiren İbâdî Müslümanların kendi mezhebi görüşlerini yaymada, toplumsal hayatı tanzim etmede ve İslâm’ın hayata hâkim olmasında bu ilkenin pratiğe aktarılması adına yapılan uygulamaları ve işlevlerini ortaya koymaya gayret edeceğiz. Araştırmamızda İbâdî müellif ve âlimlerin eserleri başvuracağımız öncelikli kaynaklarımızdır.

  • Bu çalışma, İslâm hukukunun tali delilleri arasında yer alan sahâbî kavlinin İbâzî mezhebi açısından hücciyetini incelemektedir. Sahâbî kavli, İslâm dünyasında özellikle usûl-i fıkıh bağlamında delil olma niteliği tartışılan bir meseledir. Sünnî mezheplerin sahâbî görüşüne dair yaklaşımı bilinse de Hicrî 1. asırda ortaya çıkan ve Haricî kökenli olduğu ileri sürülen İbâzî mezhebinin bu konudaki görüşleri yeterince tanınmamaktadır. Çalışma, İbâzîlerin sahâbî kavline yaklaşımı yanında, sahâbeye karşı genel tutumları ve sahâbenin adaleti hakkındaki görüşlerini de ele almakta, özellikle sahâbe hakkındaki olumsuz yaklaşımlarına dair iddiaların doğruluğunu kendi kaynakları ışığında ortaya koymayı amaçlamaktadır. İbâzî mezhebi, Abdullah b. İbâz’a nispet edilmekle birlikte, mezhebin esas kurucusu olarak Câbir b. Zeyd kabul edilmektedir. İbâzîler, sahâbeye yönelik yaklaşımlarında velâ (dostluk) ve berâ (buğz) ilkelerini esas alır. Bu ilkeler çerçevesinde, sahâbenin davranışlarını zâhirî amellerine göre değerlendirirler; sahâbeden hak üzere olanlara velâ, yanlış davranış sergileyenlere ise berâ uygularlar. Özellikle fitne olarak adlandırılan Cemel, Sıffîn ve Nehrevân savaşlarında hata ettiklerine inandıkları bazı sahâbîlerden teberri etmişlerdir. Ancak bu tutumları, sahâbenin genel faziletini inkâr ettikleri anlamına gelmemektedir. İbâzîler, sahâbenin adaletini fitne öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönem üzerinden değerlendirmişlerdir. Fitne öncesi dönemde fıskı açıkça bilinenler dışındaki sahâbenin âdil olduğunu kabul ederlerken fitne sonrası dönemde ise adaletleri bilinenler hariç tüm sahâbîlerin adaletinin araştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Bu bakımdan Ehl-i Sünnet’ten ayrılırlar; çünkü Sünnî anlayış sahâbenin tamamını adil kabul eder. Sahâbî kavlinin hücciyeti konusunda da İbâzîlerin yaklaşımı dikkat çekicidir. Mezhebin ilk imamı Câbir b. Zeyd, fetva verirken Kur’ân, sünnet, icmâ ve sahâbî görüşüne başvurmuş; hocası İbn Abbas’ın görüşlerine özel bir önem atfetmiştir. Ancak onun sahâbî görüşünü kesin bağlayıcı bir delil olarak kabul etmediği, kendi görüşünü de ifade ettiği görülmektedir. Mezhebin ikinci imamı Ebû Ubeyde’nin ise sahâbî kavline yaklaşımı daha kritiktir. Ona göre, sahâbî görüşü doğru bulunursa kabul edilir; aksi takdirde amel edilmez. İbâzî kaynaklarında da bu yaklaşımın izleri görülür. Özellikle sahâbe arasında ihtilaf bulunan meselelerde, sahâbî kavli bağlayıcı bir delil sayılmamış; sahâbî görüşleri kendi içinde değerlendirilmiştir. İbâzîler, sahâbî görüşünün mutlak olarak hüccet olmadığını, sahâbenin masum olmadığını ve hata yapabileceklerini savunmuşlardır. Onlara göre sahâbî kavli, diğer müctehidlerin görüşlerinden farksızdır ve bağlayıcılığı yoktur. Sahâbe döneminde sahâbîlerin dahi birbirlerine muhalefet ettikleri gerçeğinden hareketle sahâbî kavlinin sonraki nesiller için de bağlayıcı olmadığı sonucuna varmışlardır. Ayrıca İbâzîler, kendi mezheplerine atfedilen sahâbenin tekfirine dair iddiaları reddederler. Onlara göre, küfür kelimesi şirk anlamında kullanılmaz; daha çok nimet küfrü (nankörlük) anlamında kullanılır. Bu sebeple ehl-i kıbleyi dinden çıkarma anlamında tekfir etmediklerini özellikle belirtirler. İbâzîlerin sahâbeye yönelik genel tutumu, fitne sonrası olaylara bakışları ve sahâbî kavlinin hücciyeti konusundaki değerlendirmeleri, onların Şîa ve Ehl-i Sünnet’ten özgün bir yaklaşıma sahip olduklarını göstermektedir. Onlar; Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemini ideal dönem olarak görüp o döneme dönüş çağrısında bulunmuşlardır. Fitne sonrası dönemde ise velâ ve berâ ilkeleri doğrultusunda sahâbe değerlendirilmiş, hatalı bulunanlardan teberri edilmiş, sahih görülen görüşler benimsenmiştir. Sonuç olarak İbâzîler, sahâbî kavlinin bağlayıcı bir delil olmadığını, sahâbînin ictihadî görüşlerinin diğer müctehidlerin görüşleriyle aynı statüde değerlendirileceğini savunmuşlardır. Sahâbenin adaletine dair tutumları ve sahâbe kavline yaklaşımları, tarihsel ve itikadî bağlamda özgün bir çizgi ortaya koymaktadır.

  • Bu çalışma Ebü’l-Münzir el-Avtebî’nin hayatı, el-İbâne adlı eseri ve bu eser aracılığıyla Arap diline katkılarını ele almaktadır. Avtebî, Umman’ın önemli şehirlerinden biri kabul edilen Suhâr kentinin Avteb kasabasında doğmuştur. Müellifin yaşadığı dönemde Umman ve çevresi çeşitli siyasî karışıklıklara sahne olduğundan birçok kitap ve kütüphane tahrip edilmiş, bu nedenle o döneme ait çoğu bilgi ve belge kaybolmuştur. Avtebî’nin de tam olarak ne zaman dünyaya geldiği hususu tarih bilimciler arasında tartışmalı bir konu olmuştur. Çocukluğu, ders aldığı hocaları, yetiştirdiği talebeleri gibi konularda yeterli bilgi bulunmayan Avtebî, İbâzî fıkhı ve Arap soy bilimi gibi bilim dallarında önemli eserler telif etmiştir. Özellikle İbâzî fıkhı alanında kaleme aldığı yirmi üç ciltlik eseri, bu mezhebin ana kaynaklarından biri olarak kabul edilmiştir. Bu ilimlerin yanı sıra Avtebî, kısıtlı imkanlarına rağmen Arap dil bilimi alanında da yaşadığı dönemin en önemli ilmi şahsiyetlerinden biri olmayı başarmıştır. Avtebî’nin el-İbâne adlı eseri, hicrî beşinci asırda Arap dili alanında kaleme alınmış içeriğinin zenginliği ve eserin hacmi bakımından en önde gelen eserlerden biridir. Eser; ses bilimi, sözcük bilimi, cümle bilimi belagat, darb-ı mesel, şiir gibi konuların yanı sıra tefsir, hadis ve kıraat gibi alanları da ihtiva etmektedir. Avtebî, el-İbâne’de dil konularını farklı âlimlerin görüşlerini zikrederek detaylı bir şekilde ele almaktadır. Anlamını tespit sadedinde zikretmiş olduğu kelimeleri, farklı Arap şiirleri ile de desteklemektedir. Avtebî el-İbâne’de, öncelikle Kur’an ve hadisle istişhâd etmenin yanı sıra Arap şiirleri ve mesellerden de yararlanmaktadır. Eserini alfabetik sıraya göre kaleme almak sureti ile okuyucuya o günün şartlarında ciddi bir kullanım kolaylığı sağlamıştır. Sözcükler ele alınırken yerine göre ses bilim, sözcük bilim, cümle bilim, kıraat farklılıkları ve belagat incelikleri tespit edilerek bu hususlara dikkat çekilmiştir. Avtebî, son derece açık ve açıklayıcı olma vasfına istinaden eserini el-İbâne şeklinde isimlendirmiştir. Eserde kelimelerin harf sırasına göre ele alınıp incelenmesi, el-İbâne’nin ansiklopedi tarzında bir eser mi yoksa sözlük amacı ile hazırlanmış bir eser mi olduğu sorusunu meydana getirmiş ve bu husus araştırmacılar tarafından tartışılagelmiştir. Avtebî’nin Arap dili alanında el-İbâne dışında yalnızca adının tespit edilebildiği birkaç eseri daha vardır. Bu eserlerin birçoğu, müellifin mevcut eserlerinde isimlerini zikretmesi sebebi ile yalnızca adları tespit edilmiş ancak bu eserlerin yazmalarına henüz ulaşılamamıştır. Arap dili alanında kaleme aldığı eserlerin arasında günümüzde yalnızca el-İbâne adlı eseri elimize ulaştığından Avtebî’nin Arap dili alanına yaptığı katkılar yalnızca bu eser özelinde incelenmiştir. Avtebî ve el-İbâne’si hakkında başta Umman olmak üzere çeşitli Arap ülkelerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ancak Türkiye’de bizim çalışmamız dışında herhangi bir bilimsel çalışma yapılmamış olması bu çalışmayı alana katkısı anlamında daha önemli hale getirmektedir. Bu Avtebî’nin hem el-İbâne adlı eseri hem de diğer çalışmaları ile kendi el yazısıyla notlar düşerek üzerinde çalıştığı eserlerin kodikolojik açıdan yeterince incelenmemiş olması, onun yaşadığı dönemin kesin olarak tespit edilmesini zorlaştırmakta ve bu husustaki belirsizliği sürdürmektedir. Bu bağlamda, Avtebî’nin döneminin daha sağlıklı şekilde tayin edilebilmesi için Avtebî’ye ait yazma eserler üzerinde kodikolojik inceleme yapılmasını elzem kılmaktadır.

  • Bir ilim dalında gerçekleştirilecek araştırmalar ilk aşamada o disiplin ile ilgili temel klasik kaynakları üzerinden yürütülür. Mezhepler tarihi literatüründe, çoğunlukla muhaliflerinin görüşlerini çürütmek gayesiyle telif edilen Ehl-i sünnet kaynakların yanında diğer fırka mensuplarının eserleri de büyük öneme haizdir. Çünkü mezhep tasnifi ve değerlendirmelerini tek yönlü okumak objektif yorumlama için yeterli olmamaktadır. Muhaliflerine yönelik şiddeti ön planda tutan ve hiç düşünmeden kan döken Hâricî anlayışın bir alt kolu olarak kabul edilen İbâzıyye fırkası ile ilgili ana kaynaklarda yapılan tespitler araştırma konusudur ve tartışmaya açıktır. Çünkü kendilerini Hâricî olarak kabul etmeyen, ılımlı görüş ve davet yöntemleri ile varlıklarını günümüze kadar sürdüren İbâzıyye doktrininin ilk olarak kendi kaynaklarından okunması gerekmektedir. Aynı zamanda İbâzî fırak eserlerinde yer verilen başta Hâricîler ve Şîa olmak üzere diğer bid‘at ehli fırkalara yönelik bakış açısının değerlendirilmesi de yapılmalıdır. Fırkalara yönelik, farklı teolojik yaklaşımların ve durum tespitlerinin nasıl olduğunun bilinmesi klasik kaynaklardaki bilgilerin kritiğini yapma hususunda katkı sağlayacaktır. Bu bağlamda makalemizin amacı, Umanlı İbâzî müellif olan Ebû Abdillâh Muhammed b. Saîd el-Ezdî el-Kalhâtî’nin (VI./XII. yüzyıl [?]) eseri “el-Keşf ve’l-beyân” üzerinden, Şîa mezhebine yaklaşımını tespit etmeye çalışmaktır. İbâzıyye ve Şîa fırkaları ortaya çıktıkları ilk evrede Hz. Ali’nin taraftarı olmaları hasebiyle aynı safta iken zamanla siyasî, ekonomik ve sosyal sâiklerin etkisiyle birbirine muhalif iki fırka olmuşlardır. Aralarında temel ihtilaf başlığı ise ilk olarak imâmet bahsidir denilebilir. Kalhâtî’nin eseri el-Keşf üzerinden Şîa'ya yaptığı eleştiriler mezhep taassubunun izlerini taşıyor olsa da büyük oranda Ehl-i sünnet kaynaklarında yer alan bilgiler ile benzerlik göstermesi dikkat çekicidir. Kalhâtî, imâmet merkezli olarak yaptığı eleştirilerini hem aklî hem de naklî deliller ile temellendirmeye çalışmış ancak hadis nakli konusunda çoğunlukla fırkasının rivayet zincirini kullanmıştır. Haricî zihniyetin en ılımlı kolu olarak kabul edilen İbâziyye mezhebinin mensubu olan Kalhâtî’nin eseri, Şîa’ya yöneltilen eleştiriler temelinde İslam mezhepleri tarihi açısından alana katkı sağlayacak bilgiler ve yaklaşımlar içermektedir. Öne Çıkanlar • Bu çalışmada İbâzıyye fırkasının bir mensubu olan Kalhâtî’nin Şîa’ya dair görüşleri incelenmektedir. • Bid‘at ehli bir fırkanın diğer bir bid‘at ehli fırkaya yönelik eleştirilerinde sünnî kaynaklar ile benzerlik söz konusu olabilmektedir. • İki fırka arasında temel eleştiri başlığı imâmet konusunda yoğunlaşmaktadır. • Kalhâtî, Şîa’nın ilk iki halifeye yönelik eleştirilerini red etmektedir. • Kalhâtî, Hz. Ali’nin vesayet yoluyla imâmetinin doğru olmadığını beyan etmektedir. Atıf Bilgisi Kalyoncu, Zübeyde. “Kalhâtî’nin el-Keşf ve’l-Beyân Adlı Eseri Bağlamında İmâmet Eleştirisi”. ÂSÂR Akademik Dinî Araştırmalar Dergisi 1/5 (Ekim 2025), 32-63. https://doi.org/10.5281/zenodo.17276501

  • İslâm düşüncesinde kronolojik olarak teşekkül eden ilk kelâm ekolleri arasında yer alan Hariciliğin İbâziyye kolu birçok konuyu diğer Haricî fırkalardan farklı ve daha ılımlı bir şekilde yorumlayarak günümüze kadar varlığını koruyabilmiş tek fırkadır. İbâziyye’nin ismini kendisinden aldığı Abdullah b. İbâz’dan itibaren birçok kelâm âliminin eserleri günümüze kadar gelmiştir. Bu çalışmada araştırma konusu edindiğimiz el-Kindî en-Nizvânî (ö. 557/1162) günümüz Uman sınırları içerisinde yer alan Nizvâ şehrinde doğmuş ve yaşamış İbâzî bir âlimdir. Erken yaşta ilim hayatına başlayan el-Kindî en-Nizvânî daha yirmi beş yaşlarındayken hocasına reddiye yazacak seviyeye ulaşmıştır. İlim hayatına etkin bir şekilde katıldığı gibi dönemin siyasî ortamında da bilfiil yer almıştır. Eserleri günümüze kadar ulaşan erken dönem İbâzî kelâmcıları arasında yer alan el-Kindî en-Nizvânî, fıkıh, usûlü’l-fıkh, tarih ve fırak gibi alanlarda mâhir olduğu gibi dakîku’l-kelâm ve celîlu’l-kelâm alanlarında da velûd ve mâhir bir âlimdir. Onun el-Cevheru’l-muktasar ‘ı İbâziyye’de kelâmın dakîk konularını sistematik bir şekilde içeren ve günümüze kadar gelen erken dönem özgün eserlerden birisidir. el-Kindî en-Nizvânî bu eserinde âlem, âlemin unsurları olan cevher, araz ve cisim gibi dakîku’l-kelâm konularını detaylı bir şekilde ele almıştır. Yine bu eserinde iman, İslâm, şirk, küfür, tekfir, tevhid, dinin esasları, Kur’an’ın mu’cizevî özelliği, insan fiilleri, nübüvvet, Şiâ’nın imâmet teorisine yönelik eleştiriler, Nehrevân ehlinin durumu, kime Ehl-i sünnet isminin verileceği, İbâziyye’nin din anlayışını takip edenlerin ahiretteki durumları vb. celîlü’l-kelâm konularına da değinmektedir. Çalışmamızda erken dönem İbâzî kelâmcılarından el-Kindî en-Nizvânî ve onun el-Cevheru’l-muktasar adlı eserinin İbâziyye’deki yeri ve bilhassa Kelâm ilmindeki önemi ele alınacaktır. Bu çalışmadaki amacımız İslâm’ın erken döneminde yaşamış ve genişçe bir müellefatı günümüze ulaşmış el-Kindî en-Nizvânînn İbâziyye’deki konumunu ve onun el-Cevheru’l-muktasar adlı eserinin başta dakîku’l-kelâm olmak üzere celîlu’l-kelâm’daki yerini ortaya koymaktır. İbâziyye’nin çağdaş araştırmalarda Mu’tezile, Eş’ariyye, Mâtüridiyye ve Şia ekollerine nazaran yeterli derecede çalışılmadığını söylemek mümkündür. Bu araştırmada el-Kindî en-Nizvânî ve onun el-Cevheru’l-muktasar adlı eserinin önemini ortaya koyularak bu alana bir katkıda bulunulmaya çalışılacaktır. Bu yönüyle bu çalışmanın İbâziyye ve bilhassa el-Kindî en-Nizvânî ve onun el-Cevheru’l-muktasar adlı eseri hakkında yeni çalışmaların yapılmasına katkı sunması umulmaktadır.

  • Bu araştırma makalesi, İbâdîliğin Kuzey Afrika’ya (Mağrib) yayılma sürecini tarihsel, sosyo-politik ve mezhepsel dinamikler çerçevesinde incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, İbâdîliğin Mağrib coğrafyasında hangi tarihsel şartlar altında benimsendiğini ve nasıl kalıcı bir yapı hâline geldiğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, İslam mezhepleri tarihi ilmi perspektifi dikkate alınarak İbâdî ve İbâdî olmayan kaynaklar karşılaştırmalı bir yöntemle analiz edilmiştir. Emevî yönetiminin bölgede uyguladığı baskıcı politikalar, Arap olmayan unsurlara karşı ayrımcı tutumu ve merkezi otoritenin toplumsal adaletsizlikleri artıran uygulamaları, Berberî kabileleri arasında ciddi huzursuzluklara yol açmıştır. Aynı dönemde bölgede etkili olan Hâricî Sufrî hareketinin aşırı ve şiddet yanlısı tutumu, Berberîlerin Sufrîlere nazaran daha mutedil bir dini anlayışa yönelmelerine zemin hazırlamıştır. Bu şartlar altında İbâdîlik, özellikle barışçıl yaklaşımı, ahlakî bütünlüğü önceleyen söylemi ve toplumsal düzeni gözeten siyasal söylemi bölgedeki Berberî kabileler nezdinde önemli bir karşılık bulmuştur. İbâdîliğin Mağrib’de yayılmasında etkili olan bir diğer önemli unsur ise Ebû Ubeyde Müslim öncülüğünde Hameletü’l-ilm teşkilatının örgütlü ve sistematik çalışmalarıdır. Bu yapı, mezhebin öğretilerini hem sözlü hem yazılı yollarla taşraya ulaştırmada ve çeşitli kabilelerle mezhebin ilkelerini buluşturmada etkili bir aracı rolü üstlenmiştir. Ayrıca, İbâdîler arasında yaygın olan gizlilik esasına dayalı eğitim ve öğretim yöntemleri, hac dönemlerinde hacılara yönelik ilmî faaliyetleri ve İslam coğrafyasının birçok yerindeki ticarî faaliyetleri mezhebin baskı dönemlerinde varlığını sürdürmesini sağlamıştır.

  • Hâricîler, hicri birinci asırda özellikle iman ve küfür gibi daha çok itikâd ile ilgili tartışmalar neticesinde birçok farklı kola ayrılmış ve zaman içerisinde İbâdiyye hariç söz konusu gruplar dağılıp yok olmuşlardır. İbâdiyye, Hâricîlerin özellikle diğer Müslümanlar hakkındaki sert görüşlerine katılmayarak onlardan ayrılmış ve Abdullâh b. İbâd (öl. 86/705) liderliğinde teşkilatlanmış mutedil bir fırkadır. Erken dönemde teşekkülünü tamamlayan İbâdiyye, Emevî ve Abbasîlerle mücadeleleri neticesinde kendi devletleri olan Rüstemîler’i kurmuş ve günümüzde ‘Umân Sultanlığı’nın yanı sıra Kuzey Afrika’daki birçok ülkede çok sayıda müntesibi bulunan bir mezheptir. İbâdiyye, Hâriciyye’nin diğer kollarının aksine eserleri günümüze ulaşan tek fırkadır. Mezhebin önemli temsilcilerinden olan Câbir b. Zeyd (öl. 93/711-12), Ebû Ubeyde (öl. 145/762) ve Rabî‘ b. Habîb (öl. 175/791) gibi muhaddisler, hicri birinci ve ikinci asırda hadis tedvin ve tasnif faaliyetine katkıda bulunmuşlar ve söz konusu ilmî faaliyetler neticesinde hadis edebiyatının ilk ürünleri ortaya çıkmıştır. İlk hadis musannefâtından biri Rabî‘ b. Habîb’in el-Câmiu’s-Sahîh adlı eseri, günümüze kadar ulaşmıştır. İmam Mâlik (öl. 179/795) ile çağdaş olan Rabî‘ b. Habîb’in el-Câmiu’s-Sahîh veya Müs-nedu’r-Rabî‘ olarak da bilinen eseri, İbâdiyye nezdinde Kur’ân’dan sonra en muteber dinî kitap olarak kabul edilmiş ve günümüzde birçok baskısı yapılmıştır. Hadis şerhi bakımından İbâdî kaynakların son derece sınırlı olduğunu belirtmek gerekir. İbâdiyye’nin ana hadis kaynağı olan Rabî‘ b. Habîb’in el-Câmiu’s-Sahîh’i üzerine iki önemli şerh yazılmıştır. Birincisi Ebû Sitte diğeri ise Nureddîn es-Sâlimî tarafından kaleme alınmıştır. Şu an elimizde matbu olan İbâdî ilk hadis şerh çalışması, hicri 1087’de vefat eden Ebû Sitte’nin Rabî‘in el-Câmiu’s-Sahîh’i üzerine yazdığı şerhtir. Diğer bir şerh ise 1913’te vefat eden Nureddîn es-Sâlimî’nin yine aynı eser üzerine yazmış olduğu çalışmadır. Bunun dışında İbâdî âlimlerce hadis alanında yazılmış başka şerh çalışması varsa da ya kütüphanelerde gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen yazma halindedir ya da yukarıda söz ettiğimiz iki şerhin muhtasarıdır. Dolayısıyla İbâdî âlimler tarafından yazılmış olan hadis şerh çalışmaları hem sınırlı hem de geç dönemlere aittir. Biz de çalışmamızı bu iki hadis şerhi bağlamında gerçekleştirdik. İki şerhten hareketle İbâdiyye mezhebinin hadis şerh metodolojisini tespit etmeye çalışacağız. Yapılacak çalışma neticesinde şu soruların cevaplarını bulacağımızı ümit ediyoruz: İbâdiyye, hadis şerhi alanında ne tür kaynaklara sahiptir ve söz konusu eserlerin özellikleri nelerdir? Hadis şerhlerinde ne tür kaynaklara müracaat etmişlerdir? Şerhlerinde Sünnî kaynaklardan ne derece yararlanmışlardır? Hadisleri anlama ve yorumlamada ne tür bir usul geliştirmişlerdir? Hadis şerhlerinde mezhepsel bakışın tesiri ne orandadır? Özellikle İbâdiyye fırkasının temel ilkeleriyle alakalı konularda söz konusu rivayetlere ne şekilde yaklaşılmıştır? İbâdî ile Sünnî şârihlerin yöntemleri ne derece benzeşmektedir? Çalışmanın neticesinde aslında İbâdî şerh geleneğinin, Sünnî gelenekten pek farklı olmadığı görülmüştür. Elbette şerh anlayışlarına kendi bakış açılarını yansıtmışlardır. Ancak bunun doğal karşılanması gerektiği açıktır. Zira bugün Sünnî gelenek içerisinde dahi Hanefî, Malikî, Şâfiî, Hanbelî, Zâhirî gibi farklı renklere sahip şerh anlayışları görmek mümkündür. Zaman içerisinde mezheplerin birbirinden etkilendiklerini ve İbâdî şârihlerin özellikle Sünnî gelenekten ciddi anlamda etkilendiğini söylemek gerekir. Günümüzde hadis ve sünnetin anlaşılması ve bu alanda oluşturulan usul ve metodoloji noktasında özellikle Sünnî geleneğin tesirinde kalındığı bilinen bir husustur. Kanaatimizce Sünnî geleneğin tesirinde olan usule, İbâdî geleneği de eklemek gerekmektedir. Böylece hadis ve sünnete bakış açımız daha da zenginleşmiş olacaktır. Ayrıca mezheplerinin Kur’ân ve sünnet merkezli olduğunu belirten, Kütüb-i Sitte başta olmak üzere Ehl-i Sünnet’e ait önemli hadis kaynaklarına müracaat eden ve gerektiğinde Sünnî dört fıkhî mezhebin görüşlerine de başvuran bir mezhep de ötekileştirilmemiş olacaktır. Zira ümmetin ihtilaflarda kaybolmaya değil genel ilke ve prensipler etrafında birlik olmaya daha fazla ihtiyacı vardır.

  • İslam tarihinin erken dönemleri, siyasi otorite, dinî meşruiyet ve ümmet birliği meselelerinin iç içe geçtiği karmaşık bir süreç olarak dikkati çeker. Hz. Osmân’ın şehadetiyle başlayan ve Hz. Alî döneminde derinleşerek Cemel ile Sıffîn gibi büyük iç çatışmalara dönüşen siyasi krizler, sadece bir iktidar mücadelesi değil aynı zamanda İslam toplumunun siyasi düşüncesini derinden etkileyen hadiselerdir. Bu hadiseler siyasi meşruiyet, imamet anlayışı ve dinî birlik arayışı açısından da kalıcı etkiler bırakmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonraki süreçte sahabe ve onlardan sonraki nesil olan tâbiîn, yeni karşılaştıkları sorunlara ürettikleri çözümlerde yahut gerçekleşen sosyal ve siyasi olayları değerlendirmede çeşitli içtihatlar yaparak farklı sonuçlara varmışlardır. İçtihatlardaki çeşitlenme kimi zaman itikatla ya da muamelatla alakalı olmuş kimi zaman da siyasetle ilişkili meselelerde tezahür etmiştir. Siyaset anlayışındaki ayrışmalarda sahabe ve tâbiînden bazıları iktidarın yanında yer alırken bazıları da muhalif grupların içerisinde bulunmuş bazen de bu gruplara liderlik etmişlerdir. Bu bağlamda, İkrime el-Berberî gibi şahsiyetler, hem ilmî faaliyetleri hem de siyasi duruşlarıyla dikkat çeken figürler arasında yer almıştır. Tefsir, hadis ve meğâzî alanlarında derin bilgiye sahip olan İkrime, aynı zamanda Hâricî hareketle ilişkilendirilmiş olması sebebiyle tarihsel kaynaklarda tartışmalı bir konuma sahiptir. Hâricîliğin yayılmasında bazı âlim ve davetçilerin etkili olduğu, bazı isimlerin bu hareketle doğrudan ya da dolaylı irtibat kurduğu yönünde rivayetler de tarih literatüründe yer almaktadır. Bu isimlerden biri olan İkrime el-Berberî, tâbiîn neslinin önde gelen âlimlerinden biri olarak kabul edilmekle birlikte, hakkında Hâricî olduğuna dair çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. İbn Abbâs’ın mevlası ve önde gelen talebesi olarak tanınan İkrime, özellikle tefsir, hadis ve meğâzî alanlarında büyük bir birikime sahip olmuş ve bu yönüyle İslami ilimlerin gelişiminde önemli bir yer edinmiştir. Ancak onun siyasi tavırları ve itikadi duruşuna dair klasik rical ve tarih literatüründe farklı görüşlerin yer alması, İkrime’yi tartışmalı bir şahsiyet hâline getirmiştir. Bu çalışma, İkrime el-Berberî’nin ilmî kişiliği ile ona nispet edilen siyasi aidiyet arasındaki ilişkiyi erken dönem İslam tarihinin şartları içinde yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın çıkış noktası, İkrime’nin yalnızca bir hadis ve tefsir âlimi olarak değil, aynı zamanda dönemin siyasi gerilimleriyle temas hâlinde bir şahsiyet olarak anlaşılabileceği varsayımıdır. Bu amaçla, başta İbn Sâd, Taberî, Zehebî ve İbn Hacer gibi klasik kaynaklar ile modern araştırmalar birlikte incelenmiştir. Ayrıca karşılaştırmalı okuma için Ebû Zekeriyâ el-Vercelânî ve Dercînî gibi İbâzî müelliflerin eserlerine de müracaat edilmiştir. Tarihsel bağlam analizi ve karşılaştırmalı biyografi yöntemleri kullanılarak İkrime’nin faaliyetleri ve Hâricîlik iddialarının dayandığı rivayetler değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, İkrime el-Berberî’nin Hâricî görüşleri benimsediğine dair rivayetlerin tarihî bir temele dayandığını ve bu yöndeki nakillerin çeşitli kaynaklarda tekrarlandığını göstermektedir. İkrime’nin Basra’nın önde gelen âlimlerinden biri olması ve hayatının ilerleyen dönemlerinde Horasan, Yemen, Mısır ve Mağrib bölgelerine gitmesi, Hâricîlerin siyasi baskı sebebiyle takip ettiği güzergâhlarla örtüşmektedir. Bu seyahatlerin yalnızca coğrafi değil aynı zamanda fikrî bir yönü bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Kuzey Afrika’daki erken dönem Hâricî topluluklarının İkrime’nin görüşlerinden etkilendikleri ve onun bu bölgelerde Hâricî düşüncenin yayılmasına öncülük ettiği aktarılmaktadır. Mağrib halkının büyük kısmının Berberî kökenli olması ve İkrime’nin de aynı etnik kimliğe sahip bulunması, bu etkide önemli bir rol oynamıştır. Kaynaklarda, İkrime’nin Emevî otoritesinden gizlendiği, cenazesine kimsenin katılmadığı ve bu durumun onun yönetimle sorunlu ilişkisine işaret ettiği de belirtilmektedir. Ayrıca Fesevî ve Zehebî gibi müellifler, İkrime’nin bazı ifadelerini ve davranışlarını doğrudan Hâricî karakterde değerlendirmişlerdir. Mamafih İkrime’nin Hâricî muhalefet içerisinde yer alması, onun Hâricîliğin ilerleyen yüzyıllarda sistematik hâle gelen itikadi doktrinlerinin tamamını kabul ettiği anlamına gelmemektedir. Zira İkrime’nin vefatı hicri ikinci yüzyılın başlarına denk gelmekte ve bu dönemde Hâricîlik henüz tam anlamıyla doktriner bir mezhep kimliği kazanmış bulunmamaktadır. Bu sebeple onun Hâricîliği, siyasi bir muhalefet hareketine katılım ve yönetim karşısında siyasi bir duruş olarak değerlendirilebilir. Bu yönüyle araştırma, hem klasik kaynakların yeniden yorumlanması hem de Hâricîlik tanımının siyasi olarak değerlendirilmesi bakımından literatüre özgün bir katkı sunmaktadır.

  • İbâzî âlimlerden Kalhâtî el-Keşf ve’l-beyân adlı eserinde, birçoğu Ehl-i Sünnet çatısı altında kabul gören mezhepleri “Sıfâtiyye”, “Müşebbihe” ve “Haşviyye” gibi isimlendirmeler altında tasnif ederek onları hem itikadî hem de siyasî bağlamda tenkit etmektedir. Bu eleştirilerde sıfatlar, rü’yetullah ve imamet gibi temel meseleler ön plana çıkmakta; bu konular üzerinden söz konusu mezhepler teşbih, tecsîm ve rivayetleri kendi ideolojik kabulleri doğrultusunda tahrif etmekle suçlanmaktadır. Bu tenkitlerin Mu‘tezilî söylemlerle yer yer örtüştüğü görülmektedir. Bu bağlamda söz konusu isimlendirmeler, yalnızca Ehl-i Sünnet’i değil, aynı zamanda literalist eğilimleriyle öne çıkan ve kimi zaman Ehl-i Sünnet dışında kalan zümreleri de kapsayan daha geniş bir eleştiri zeminine işaret etmektedir. Bu açıdan Kalhâtî’nin kullandığı kavramlar, yalnızca teolojik bir değerlendirme değil, aynı zamanda mezhebî kimlik inşasına hizmet eden polemiksel bir dilin ürünüdür. Bu kavramların Ehl-i Sünnet’le birebir özdeşleştirilmesi mümkün olmasa da, Ehl-i Sünnet anlayışını da içine alan genelleyici eleştiri kategorileri oldukları anlaşılmaktadır. Kalhâtî’nin mezhepleri isimlendirme ve tasnif etme biçiminin çoğu zaman muğlaklık içerdiği; bu nedenle kullandığı kavramların kapsamı ile eleştirilerin hedef kitlesi arasında belirgin bir sınır bulunmadığı hususu da bu çalışmada altı çizilen hususlardandır. Bu makale, Kalhâtî örneğinde İbâzîliğin Ehl-i Sünnet’e yönelik eleştirilerini sistematik biçimde ortaya koyarken, bu eleştirilerin hem kelâmî hem de siyasî boyutlarına ışık tutmaktadır.

Last update: 4/28/26, 8:04 AM (UTC)

Explore

Topic