Your search

Resource type
  • İslam tarihinde ortaya çıkan ilk mezheplerden birisi olan İbâdiyye mezhebi, ılımlı görüşleri dolayısıyla kısa zamanda diğer Hâricî fırkalardan ayrılmış ve günümüze kadar yaşamaya devam etmiştir. İtikâdî olduğu kadar fıkhî bir boyuta da sahip olan mezhep, hareketin fikrî kurucusu sayılan Câbir b. Zeyd (öl. 93) döneminden itibaren oluşmaya başlamış olan geniş bir fıkıh literatürüne sahiptir. Bu literatür günümüzde dahi devam etmektedir. Bu makalede İbâdî fıkhının kuruluş ve teşekkül dönemi olarak nitelendirilebilecek dönemlerde yaşamış İbâdî fukaha ve onların kaleme aldıkları fıkıh eserleri ele alınacaktır. Çalışmayı özgün kılan ise ülkemizde çok kısıtlı miktarda yapılmış olan İbâdî fıkhına yönelik çalışmaların dahi hiç temas etmediği bir nokta olan İbâdî fıkıh literatürünü incelemesidir. Nitekim ülkemizde İbâdî fıkhına yönelik yapılan çalışmalar ya fıkıh usulü ya da füru fıkıh üzerinden bu mezhebi incelemiş, literatürüne ise değinmemiştir. Sürekli itikadi yönüyle ön plana çıkan İbâdiyye mezhebinin fıkhî bir yönünün de olduğunu ve azımsanmayacak derecede bir fıkıh literatürünün bulunduğunu göstermek bu çalışmanın amaçlarındandır. Bu amaçla makalede mezhebin kuruluş dönemi ve hicrî altıncı asrın yarısında sonlanan teşekkül dönemini kapsayan süreçteki İbâdî fıkıh literatürüne temas edilecek ve bu dönemlere yönelik değerlendirmelere yer verilecektir. Ülkemizde bu alanda bir çalışma olmadığı gibi çalışmada zikredilen İbâdî fıkıh eserlerinin bir kısmı ülkemizde ulaşılabilir durumda değildir. Bu da çalışmanın önemini artırmaktadır.

  • يتناول هذا البحث مسألة المذاهب الإسلامية في البلاد التونسية وعلاقتها بالدولة العثمانية خلال القرن 16م. ذلك أن المسألة المذهبية عريقة في البلاد التونسية. حيث عرفت تونس عبر تاريخها الإسلامي العديد من المذاهب الإسلامية، منها السنة والشيعة والخوارج. وقد ارتبط انتشار هذه المذاهب بالتطورات السياسية التي شهدتها تونس من الفتح الإسلامي إلى حدود العهد العثماني. كما ظلت في تونس ثلاثة مذاهب إلى يومنا هذا، وهي المالكية والحنفية والإباضية. أما بقية المذاهب فلم يعد لها وجود يذكر. وقد بقي المذهب المالكي أكثر انتشارا في تونس وفي شمال إفريقيا. وعندما دخلت تونس تحت الحكم العثماني عاد المذهب الحنفي إلى الانتشار من جديد، وأصبح المذهب الرسمي للدولة. وقد انتهج العثمانيون سياسة متسامحة مع كل المذاهب في تونس. وسنقوم في هذا البحث بتحليل ثلاثة مباحث هي: أولا أهم المذاهب الإسلامية التي وجدت في تونس قبل الدخول العثماني، ثانيا الدخول العثماني إلى تونس وانعكاساته على الخارطة المذهبية فيها، ثالثا المؤسسات التي أقامها العثمانيون في تونس ودور المذاهب الدينية فيها

  • Hâricilerin ortaya çıkma süreçlerinde insanlar arasında ve toplumda bir ötekileştirme olduğu apaçıktır. Bedevî yaşam tarzlarına çok sıkı bağlı olan Hâriciler, kendilerini korumaya almaları nedeniyle İslâm toplumuna uymak ve birlikte yaşamak yerine, toplumdan uzaklaşarak insanları kategorize etmiş, ferdi ve toplumu tanımlamaya çalışarak ayrışmışlardır. Bu çıkmazı gören İbâdîler her ne kadar ılımlı bir tavır alma gayretine girseler de temelde ki hâricî ruhu pek aşamamışlardır. Büyük günâh işleyenler hakkındaki sert tutumdan biraz daha yumuşak tutuma yönelseler de kendi toplumlarını korumayı bir imân esası olarak ele almışlardır. Kitmân, tevellâ ve teberrî kavramları çerçevesinde kapalı bir toplumsal yapı oluşturmuşlardır. Bundan dolayı hala diğer Müslümân toplumlarla açık irtibata girmemektedirler. Bu ilkeler altında bulunmakla birlikte es-Siyâbî’nin hürriyetlere saygılı davranmak ve farklı görüşleri kıyaslayarak onların en güzelini seçip uymak için dinlemek, zorbalıktan kaçınmak, bilgi edinmede, fikirlerin değiştirilmesinde toplumsal ve insani konularda işbirliğine ihtimam göstermek, farklı görüşleri kıyaslayarak onların en güzelini seçip uymak, gönüllere seslenme ve bir başka insana öfkeyi çirkin görmekle birlik olmayı ahlâkî bir ihtiyaç görmesi özünde büyük bir değişimi göstermektedir. Kapalı bir toplum olmanın yanı sıra toplumsal yapıyı korumak için çok sert kurallar uygulayan bir toplum ve inancın bu değişimi yakalama çabası önem arz etmektedir. Bu bakış açısı geçmişi değerlendirmeyi de yumuşatmış ve günümüzde diğer toplumlarla kendi ilkelerini ve değerlerini hassasiyetle koruyarak yakınlaşmayı sağlayabilme ümidini artırmıştır. Mezhepleri farklı olsa da her müslümânın cenazesinin kılınmasını caiz görmek ve ehli kıbleden hiçbir kimsenin lanetlenmesini helâl ve câiz görmemek, Allah’ı birleyenin kanı, malı ve ırzına saldırıyı haram kabul ederek Allah tüm Müslümânlar arasında kardeşlik ve yardımlaşmayı zorunlu yapmasını esas kabul etmek çıkış noktasından günümüze yansıyan değişimi göstermektedir. es-Siyâbî’nin ilkeler geliştirmesi hem Müslümân toplumlarla hem de dünya halklarıyla birlikte yaşama için niyet ve çabalarının olduğunu göstermektedir. es-Siyâbî’nin ehl-i kıbleden hiçbir kimsenin lanetlenmesini helâl ve câiz görmemesi bunun en kuvvetli işaretidir.

  • İbâdiyye, hicri birinci yüzyıla kadar dayanan ve Büyük Fitne Olayları diye bilinen hadiseden sonra ortaya çıkan siyasi-itikadi bir gruptur. Bu grup ilk dönemde Muhakkime-i Ula grubunun içerisinde yer alırken zamanla siyasi ve düşünce yapısı itibariyle onlardan ayrıldı. Diğer Haricî gruplar erken dönemden itibaren tarih sahnesinden silinmelerine rağmen İbâdîler bugüne kadar varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Ancak hâlâ birçok araştırmacı, İbâdîlerin Haricilerin bir kolu olarak varlıklarını sürdürdüklerini ifade veya ima eden yazılar kaleme almaktadır. Bu makalede İbâdîler tarafından ortaya atılan ve bir sosyal ve idari yapı olarak geliştirdikleri yönetim sistemini incelemeye çalışacağız. Bu sistemde, bir imamın, kralın veya bireysel bir kişinin yönettiği bir sistem değil, idarenin bir grubun elinde olduğu yönetim şekli işlemektedir. Bu sistemin adı Azzâbe sistemidir. Özellikle Kuzey Afrika'da devlet başkanı açısından zuhûr (açık imamet), kitman (gizli imamet), savunma ve şira' şeklinde dört yönetim şekli mevcutken mezhebin yani yönetilenlerin yönetilmesi ayrı bir nizamla yapılandırılmıştır. Azzâbe denilen bu sistem alışılmışın dışında bir yönetim şekli olup, Kuzey Afrika bölgesindeki İbâdi varlığını bugüne kadar sürdüren ana unsurlardan birisidir.

  • Hariciyye’nin bir alt kolu olan İbadiye, temelde bazı sosyo-politik sebeplerle kendini yenileyerek günümüze kadar varlığını sürdürebilen az sayıdaki İslâm mezheplerinden biridir. Günümüzde İbadiyye mezhebi doğuda Umman Sultanlığı, batıda Kuzey Afrika ve Tanzanya gibi farklı coğrafyalara yayılmış durumdadır. Orantısal olarak değerlendirildiğinde İbadiler ile ilgili yapılan araştırmaların diğer mevcut ve mensubu kalmamış mezheplere nispetle daha az olduğu görülmektedir. Bu durum mezhebin sahada yeteri kadar bilinmemesine hatta yanlış bazı değerlendirmelerde bulunulmasına sebep olmaktadır. İbadiyye, hicri birinci yüzyılda meydana gelen ve özellikle Büyük Fitne olayları diye anılan Sıffin Savaşı ve sonrasındaki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan dinî bir gruptur. Bu grup ilk dönemde Haricilerin yanında yer alırken süreç içerisinde fikren ve siyaseten onlardan ayrılmıştır. Hariciler erken dönemden itibaren tarih sahnesinden silinmelerine rağmen İbadiler günümüze değin varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Çoğu araştırmacı, İbadilerin hâlâ Haricilerin bir kolu olarak varlıklarını sürdürdüklerini düşünmektedir. Dünyada birçok dini fırka ve mezhep açıktan veya saklı faaliyet gösterme fikrini benimsemiştir. Bu husus, ahlakî açıdan olumsuz bir durum olarak görünse de benzer nitelikler Şiî, Batınî vb. diğer Müslüman gruplar arasında da yaygın olarak mevcuttur. Dini akım yahut grupların, mensubu bulunduğu dinin diğer mensuplarından kendilerini farklı görmeleri hatta diğer akım veya mezhep müntesiplerini ötekileştirme süreçleri, kimi bilginler tarafından bir tür gerçekten uzaklaşma veya yalanı ve ikiyüzlülüğü meşru kabul etme olarak nitelendirilmektedir. Aynı zamanda bu durum çevresindekileri bir tür aldatma, kandırma ile neticeleneceği için bir fırkaya veya mezhebe intisabın zorunlu bir gereği olarak da değerlendirilemeyeceği yorumu yapılmaktadır. Öte yandan takiyye olgusu dinî açıdan olumlu bir arka plana sahiptir. Örneğin takiyye sayesinde din, dolayısıyla da insan ve toplum birtakım tehdit ve tehlikelerden korunabilir. Ancak bu müspet olgunun yalan ve ikiyüzlülüğe bulaştığı ithamlarına muhatap olması, dinin maksadı dışında farklı hedefler için kullanıldığını göstermektedir. Dinde takiyyenin hedefi insanı, toplumu ve dini korumaktan ve ahlaki olarak geliştirmekten öte bir şey olduğu söylenemez. Bazı İslam mezhepleri takiyyeyi anılan bağlam içinde makul bir seviyede ele alıp uygularken, bazıları da ifrat derecesinde aşırılığa kaçmaktadırlar. Bu çalışmada İbâdiyye mezhebinin siyasi düşüncesindeki temel meselelerinden olan takiyye konusundaki yaklaşımları başta olmak üzere onların takiyye yapıp yapmadıklarını, imamet ve yönetim konularındaki bakış açılarını ve diğer sünnî veya sünnî olmayan mezheplerle karşılaştırmalı olarak ele alacağız. İbâdiyye’nin bu güne kadar varlığını sürdürebilmesinin başlıca nedenleri arasında takiyye yapmış olmaları da söylenebilir. Öyle ki, tarih boyunca birçok kültürel ve askeri saldırıya maruz kalmasına rağmen muhtelif coğrafyalarda kesintisiz bir şekilde yaşayabilmişlerdir. Bazı dönemlerde diğer Müslüman gruplardan kendini izole ederek yaşasa da geçmişte olduğu gibi bugün de diğer mezhep müntesipleriyle barış içinde bir arada yaşamaktadır. İlaveten aşırılıkçı bir siyasi ideolojiye sahip olan Hariciyye mezhebine bağlı olmasına rağmen İbâdîler, tarihi süreçte düşünce yapılarında ve yaklaşım tarzlarında kısmen ılımlılık havasına büründükleri görülmüştür. Kısaca İbâdîler, Haricilerle tarihsel birlikteliklerine rağmen, özellikle itikadi ve siyasî düşüncelerini hayata geçirmede Haricilerden ayrılmışlardır. Bununla birlikte İbâdî siyasî düşüncesi birtakım özelliklerle ayırt edilir ve bunların en önemlileri şunlardır: Birincisi: İbâdî siyasî düşüncesi zahire dayalıdır. Yani içinde Bâtınî yahut ezoterik unsurları taşımayan açık bir düşüncedir ve hicretin birinci ve ikinci asırlarında ortaya çıktığı andan itibaren Haricî düşünce ile benzerlikler taşısa da pek çok temel noktada farklıdır. Öte yandan siyasi düşüncede İbâdîler ile Haricilerin birleştirilmesi de yanlıştır. İkincisi: İbâdîler, mutedil sayılan ve Ehl-i sünnet’in düşüncesine yakın kabul edilebilecek İslâmî bir gruptur. Çünkü muhaliflerini, Haricilerde olduğu gibi kâfir ve gayrimüslim saymazlar, kanaatimizce İbâdiyye mezhebinin günümüze kadar varlığını sürdürmesinin temel sebebi budur. Zira İslam tarihinde aşırılıkçı yaklaşıma sahip İslâm mezheplerinin çoğu zamanla yok olmuştur. Üçüncüsü: İbadilerin Takiyye fikrini ölçülü kullandıklarını ve onu dinin esaslarından biri olarak da görmediklerini ifade etmek gerekir. Aksine onlara göre takıyye dini, bireyi ve toplumu korumayı amaçlayan, bir olgudur.

  • فرضت الطبيعة الجغرافية لمنطقة برقة ، فضلاً عن جهود الحركة السنوسية في تيسيرها  لطريق تجاري آمن مع بلاد السودان ، ومتزامن مع الخبرة التراكمية لغالبية مكونات مجتمعها المنخرط في تلك التجارة . فكان الطريق التجاري الشرقي الذي يبدأ من بنغازي عبر جالو وأوجلة والكفرة إلى أبشة بوادي (في تشاد الحالية) هو الطريق المقصود. ناهيك استمرار تبادل السلع المحلية والعربية والدولية بين الجانبين عبره. وعليه كانت متصرفية بنغازي محط أنظار التجار المحليين من ولاية طرابلس الغرب وتجار تونس الذين دللت عنهم عينة من الوثائق البكر غير المنشورة عثرنا عليها في الأرشيف الوطني التونسي. فهذه العينة من الوثائق خاصة في ملف الوكيل أحمد بن محمد المهدوي وكيل الدولة التونسية في بنغازي.        يقوم موضوع هذا البحث على تخصيص عمل الوكيل التونسي أحمد بن محمد المهدوي  في بنغازي ، وتحليل ما ورد في تقاريره ومراسلاته غير المنشورة حول الاوضاع الإدارية والاقتصادية والصحية. فضلاً عن التركات التونسية في بنغازي باعتبارها تركات لتجار تونس من جربة وصفاقس ممن امتهنوا التجارة مع واداي ، والرحالة الأوروبيين الذين مروا من هذا الطريق للوصول عبره إلى واداي. فأهمية هذه التجارة وقيمة تركات تجار تونس قد أوجدت منازعات بين وكيل الدولة التونسية مع صندوق الايتام وبيت مال الولاية الطرابلسية ومتصرفية بنغازي في ضم تلك التركات لها من عدمه. أما عن أهمية هذا البحث فهو يُرَكَّز على دراسة مجال العلاقات الطرابلسية البرقاوية التونسية في سبعينات القرن التاسع عشر.

  • يعد موضوع « اشكاليات تنمية مدينة ستون تاون في زنجبار تن ا زنيا.. تجربة اليونسكو وتحدياتها في الفترة من 2000 - « 2016 جديدا في طرحه، فلم تكن هناك أي د ا رسات سابقة تناقش مسألة تنمية هذه المدينة واشكاليات تجربة منظمة اليونسكو في تطويرها. فبالنظر لتلك الوثائق الصادرة عن لجنة الت ا رث العالمي ومناقشاتها لتحديات التنمية في مدينة ستون تاون، نجد أنَّ شكاوى اليونسكو تنحصر في عدم قيام الحكومة التن ا زنية بواجباتها المتفق عليها سلفًا، بسوء حفظ المباني التاريخية، وعدم إخاء المعرض منها لخطر الانهيار، وعدم معالجة حركة المرور. ناهيك عن عدم فعالية هيئة م ا رقبة التنمية الحضرية في تحسين آليات التصاريح وتعزيز الرقابة على الممتلكات وفي المنطقة العازلة. فضاً عن وجود تعارض بين سلطة مدينة ستون تاون ومجلس بلدية زنجبار. وجاء اعت ا رف حكومة تن ا زنيا عام 2017 بعدم كفاية الموارد البشرية والمالية وبن ا زعات السلطات الإدارية المختلفة، وعدم تنفيذ م ا رقبة عملية التنمية، ليشكل بيت القصيد في تحديات التنمية التي تطلبها تن ا زنيا. وعلى هذا يهدف الموضوع إلى رصد خطة التنمية المستدامة لمدينة ستون تاون واشكالياتها، والمعوقات التي أخرت اليونسكو في إنجاح تجربتها. مستفسرة عن الأسباب الحقيقية التي عطلت المشروع؟ وكيف يمكن تلافيها في المستقبل؟ وفي هذا الإطار قسمت الد ا رسة إلى أربعة محاور رئيسة:-أولً- الخلفية التاريخية لمسار التنمية فيستون تاون في المدة من 1923 - 1999 .ثانيًا- ملف تنمية ستون تاون

  • تهدف هذه الدراسة إلى تسليط الضوء على سبب تسمية الخوارج بهذا الاسم وكذلك الوقوف على أبرز موضوعاتهم الشعرية التي برعوا فيها دون غيرها وسبب تأكيدهم على هذه الموضوعات دون غيرها، لذا قسم البحث إلى مبحثين أساسيين مبحث أول في رصد موضوعات تفرد بها شعراء خوارج ومبحث ثانٍ في الموضوعات والأغراض التقليدية، وكذلك تسليط الضوء على بعض التغيرات في مقدمات القصائد عندهم وعدم الاهتمام بها، كما أن شعرهم مال إلى القصر في الأبيات، كما وتهدف الدراسة إلى اثبات أن جل الموضوعات الشعرية قد بدت عليهما تغيرات واضحة عند الخوارج ورصد هذا الأمر، وجعل المنظوم الشعري بموضوعاتها كافة في سبيل الدعوة الخارجية فقط، وكان من نتيجة ذلك ابتعادهم عن بعض الموضوعات التي لا تخدم قضيتهم ولا تتماشى مع دعوتهم كشعر العصبية القبلية والنقائض بالرغم من انتشارهما في العصر الأموي بكثرة، وبذا أصبح شعرهم كلاً واحداً متشابهاً لأنه يصب في خدمة قضية واحدة وفكرة موحدة، ألا وهي إعلاء عقيدة الخوارج التي يؤمنون بها .

  • ان السياسة التي اتبعتها الدولة العباسية منذ الوهلة الاولى في حروبهم مع الدولة الاموية واتباعهم الشدة والقسوة في القضاء عليها كان لها الأثر السلبي على البيت العباسي خاصةً في الجزيرة الفراتية، الامر الذي…

  • الموضوعات الشعرية في شعر الخوارج

  • جاءت دراستنا حول موضوع بنو مازن ودورهم في الخوارج ، وهم فرقه دينية خرجت على الامام علي بن ابي طالبt بعدة قبوله التحكيم في معركه الصفين وقاتلهم اشد قتال في واقعه النهروان سنه ٣٨ ه. ولقد كان لبني مازن دور…

  • تعد كثير من الجماعات المتطرفة اليوم امتداداً لتجربة الخوارج وتصوراتهم عن الدين والدولة والمجتمع ونظام الحكم، وعلى الرغم من التباينات الملحوظة بين الخوارج المبكرين والمعاصرين؛ فإن وجوه التشابه المفاهيمي…

  • Italy “ruled” Libya for 32 years (1911–43), and both still largely resent the experience. Italy, “the least of the Great Powers”, lacked the necessary capacity and experience to conquer and rule foreign colonies, particularly one as poor and unpromising as Turkish North Africa — the “Crate of Sand”. And Libyans, far from welcoming Italians as “liberators from Turkish oppression” defended their own for years of violent “anti-colonial struggle”, and particularly against Italian fascist ideology. Episodes and personalities from that conflict have since been appropriated by successive Libyan regimes to enhance their own historical legitimacy and contemporary credibility, while some modern Italian historians have also manipulated Italo-Libyan historical memories. Italy’s passive acceptance of the resultant historical “guilt” seems partly intended to ensure continuing access to Libyan resources, as well as better management of the flow of African migrants across the central Mediterranean.

  • When the Italian government decided to conquer Libya, the military expeditionary force was instructed to avoid any action that could be interpreted as an affront to the religion of the population. However, in the course of military operations, several Muslim religious buildings were damaged or destroyed and Ottoman propaganda presented the aggression as a Christian attack on Islam. The resistance against the occupation soon took on the characteristics of holy war, its main leaders raising the banner of the jihād.

  • Due to its complex history of migrations and colonization of African, European, and Asian people, the Tunisian territory is an ideal area to study the effects of cultural change on the genetic structure of human populations. This study investigated genetic variation in the mitochondrial DNA of Tunisian populations to detect the possible impact of recent historical events on their gene pool. Two Arab and three Berber communities were analyzed using a comparison data set of 45 other populations comprising African, Arabian, Asian, European, and Near Eastern groups. Results were compared with those produced using a large panel of autosomal single-nucleotide polymorphisms. We observed a slight but important difference between the populations that inhabit the southern and central-northern areas of Tunisia. Furthermore, robust signatures of genetic isolation were detected in two Berber populations (Nouvelle Zraoua and Tamezret) and in the R’Baya people, a seminomadic Arab group. This investigation suggests that the genetic structure of investigated southern Tunisian populations retains signatures of historical events that occurred between the 7th and 17th centuries, particularly the trans-Saharan slave trade and the emigration of Berbers in remote areas of the south during the Arab conquest.

  • In North Africa, the long-term coexistence between Jews and Muslims generated many interfaith crossings. It was not uncommon for the followers of one religion to visit a shrine of the other, in order to obtain baraka (divine grace). This phenomenon has mostly disappeared throughout the Maghreb, but it persists on the island of Djerba (southern Tunisia), where over a thousand Jews are still living. Every year, for the Jewish holiday of Lag Ba’Omer, a pilgrimage gathers together thousands of Jewish pilgrims in the Ghriba synagogue. Many come from abroad, notably from France and Israel, where many Tunisian Jews migrated after the mid-20th century. Some Muslims also participate at different moments of the pilgrimage. Based on historical research and on ethnographic work carried out in 2014 and 2022, this article elucidates a series of paradoxes that make the singularity of this holy place. Here the interactions between Jews and Muslims at the shrine are characterized by an intense conviviality. Yet, during the last decades this site has been affected by tangible eruptions of bloody violence by Islamist terrorists. The structure of the pilgrimage seems to rest on a delicate balance between local and external forces. More generally, the Ghriba pilgrimage is crossed by major political dynamics, and is recurrently affected by the turmoil of the Israeli-Palestinian conflict.

  • Les côtes basses sont connues pour leur grande vulnérabilité à l’élévation récente du niveau marin et les risques associés. Cette vulnérabilité est souvent accentuée par des enjeux socio- économiques. L’île de Jerba, appartenant à la façade orientale de la Tunisie, fait partie de telles côtes. Trois principaux risques la menacent : l’érosion marine, la submersion marine et la salinisation des terres. La vulnérabilité de l’île à de tels risques a déjà fait l’objet de nombreuses études (APAL, 2012 ; Oueslati et al., 2015 ; Oueslati, 2018). Mais les travaux ont porté surtout sur les côtes sableuses de la façade orientale et ont souvent été ponctuels dans le temps et dans l’espace et se sont intéressés avant tout à la question de l’érosion marine. Ce travail est une tentative de cartographie et d’analyse des risques menaçant l’île dans une conjoncture d’élévation du niveau marin en mettant en exergue la fragilité du cadre naturel. Il aboutit, en s’appuyant sur la méthode multicritères et des observations directes du terrain, à une carte de synthèse de la vulnérabilité de l’ensemble des rivages de l’île.

  • Following the surge of the Black Lives Matter movement in the wake of George Floyd’s murder on 25 May 2020, memorials in remembrance of individuals implicated in colonialism or slavery have come under increasing attack. This article discusses and contextualizes challenges in 2020 to the memorialization of Otto von Bismarck (1815–1898) and Emily Ruete née Salama bint Said (1844–1924) in Hamburg, where the legacy of the German colonial past is particularly palpable. The article argues that proposed solutions—be it the demolition of the city’s main Bismarck monument, its restoration and the erection of a counter-memorial adjacent to it, or the un-naming of a street named after Ruete—potentially erase the complexities and contradictions of the lives of historical actors, are often informed by a desire to quarantine the past, and, just as often, fail to engage with its continuation in the present.

  • تتميّز المدن العتيقة في وادي مزاب بنمطها العمراني والمعماري الإسلامي المتميز من حيث وحدتها المتجانسة وتخطيطها المحكم، فكل مدينة قد بنيت على أعلى قمة الجبل لغرض دفاعي محض، يتوسطها المسجد الذي تعلوه مئذنة هرمية الشكل وتلتف حوله منازل تتخللها أزقة ضيقة وملتوية مشكلة بذلك حلقات دائرية حول المسجد، وفي سفح المدينة ساحة السوق للتعاملات التجارية، وكل مدينة محاطة بسور دفاعي تتخللها أبراج للمراقبة تمّ تصميمها وتخطيطها بهذا الوضع للحصانة الدفاعية وأن تكون في مأمن من سيلان الوادي وأن تحافظ على الأراضي الزراعية القليلة، وإنّ القيم الدّينية والفكرية، والطبيعة المناخية والجغرافية التي تتميّز بها منطقة سهل وادي مزاب لها تأثير كبير في تشكّل النسيج العمراني للمنطقة وفي التّصاميم المعماريّة المكوّنة له. العمارة بوادي مزاب تتميّز بعدة خصائص، المتانة والجمال والوظيفية والبساطة والاقتصاد في الوسائل، فليست هناك مدنا مشيّدة بل هناك نظم وأعراف تتّبع وتطبّق، قائمة على التّدرّج في تقسيم المجالات حسب أصنافها وعلى حسب الهيكلة الاجتماعية المتشبّعة بالفكر الإباضي الذي يعتمد أساسا على مبادئ وقيم الدين الإسلامي الحنيف. The ancient cities of valley M’zab are characterized by their distinctive Islamic urban and architectural style in terms of their homogeneous unity and tight planning., Every city has been built on top of the mountain for a purely defensive purpose, The mosque, which is surmounted by a pyramidal minaret, is surrounded by houses with narrow and twisted alleys, creating circular circles around the mosque, And at the foot of the city is the market square for business transactions, Each city is surrounded by a defensive fence interspersed with observation towers designed and planned in this situation for defensive immunity, safe from the flow of the valley and maintaining few agricultural land, Religious and intellectual values, The climatic and geographical nature of the valley M’zab plain area has a significant impact on the composition of the urban fabric of the area and in its architectural designs. Architecture in the M’zab Valley has several characteristics, Durability, beauty, functionality, simplicity and economy in means, There are no cities built, but there are systems and customs that follow and apply, Based on the gradual division of areas by their types and on the social structure saturated with ibadite thought, which is based mainly on the principles and values of the Islamic religion.

Last update: 4/28/26, 8:04 AM (UTC)

Explore

Topic

Resource type