Your search

  • Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar arasında başta imâmet olmak üzere çeşitli meselelerde ihtilaflar meydana gelmiştir. Özellikle Hz. Osman’ın öldürülmesi ve ardından Cemel ve Sıffîn savaşlarıyla devam eden süreç, Müslümanların kendi içinde gruplara ayrılmasının ve çeşitli fırkalara bölünmesinin temelini teşkil etmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan ilk fırkalardan biri İbâdiyye olmuştur. Abdullah b. İbâd’a nispetle İbâdiyye diye anılan bu fırka, varlığını günümüze kadar da devam ettirmiştir. Bununla birlikte İbâdiyye üzerinde yeterli çalışmaların yapıldığını ve her açıdan objektif bir şekilde ele alındığını söylemek mümkün değildir. Muhalifleri tarafından parça-bütün ilişkisi kurularak Hâricîlerin alt kollarından biri şeklinde tasnif edilen İbâdiyye, genellikle bu şekildeki bir tanımlamayı kabul etmemiş ve Hâricîlik tabirinin zihinlerde uyandırdığı olumsuz anlamdan uzak durmaya çalışmıştır. Kendilerini de esasen Sıffîn Savaşı’ndaki Hakem Olayı ile birlikte Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan ve Muhakkime denilen grubun devamı olarak görmüştür. Bu noktada mezhebin daha iyi anlaşılması ve değerlendirilmesi noktasında İbâdiyye’nin kendi kaynaklarından hareketle görüşlerinin ortaya konulması oldukça önemlidir. Dolayısıyla bu çalışmada, 6./12. asırda Kuzey Afrika’da yaşamış İbâdî âlim Ebû Amr Osman b. Halîfe el-Mârağnî es-Sûfî’nin Risâletü’l-fırak adlı eseri konu edilmiştir. Eserde ilk olarak İbâdiyye’nin kendi içindeki ayrışmalara yer verilmiş ve bu bağlamda altı alt fırkadan bahsedilmiştir. Söz konusu fırkalar, klasik İslâm Mezhepleri Tarihi kaynaklarında İbâdiyye’nin alt kolları olarak zikredilen fırkalardan tamamen farklıdır. İbâdiyye’den sonra da Hâricî fırkalara geçilmiştir. Bu fırkalardan genel anlamda bahsedilip ayrıntıya girilmemiş ve burada mutedil bir Hâricîlik algısı oluşturulmaya çalışılmıştır. En sonunda da Mârika, Mürcie, Kaderiyye ve Sebbâbiyye/Şîa şeklinde İslâm tarihinde ortaya çıkan mezheplere yer verilmiştir. Genellikle Ehl-i sünnet tarafından Hâricîler için kullanılan Mârika ismi, burada ters bir mantık yürütülerek Ehl-i sünnet hakkında kullanılmıştır. Muhakkime’den İbâdiyye’nin Vehbiyye kolu ise hak fırka olarak kabul edilmiştir. Böyle bir kabul eserin amacını, üslubunu ve metodunu doğrudan etkilemiştir. Bu çalışmada Osman es-Sûfî’nin hayatı, ilmî kişiliği ve yaşadığı dönem hakkında bilgi verilmiş, ardından Risâletü’l-fırak’ta uyguladığı fırka tasnif metodu ve bu tasnifin nitelikleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın amacı, Osman es-Sûfî bağlamında İbâdiyye’nin diğer İslâm mezheplerine dair yaklaşımını ve onlar arasında kendilerini nerede konumlandırdığını ortaya koymaktır. Ayrıca 6./12. asır İslâm düşünce dünyasının İbâdiyye tarafından nasıl algılandığı, hangi mezheplerin tekfir edilip uzak durulduğu ve tekfire konu edilen meselelerin neler olduğu gibi hususlar da çalışma kapsamına girmektedir.

  • Hâricîlik, İslam tarihinde ilk ayrılık hareketini gerçekleştiren itikâdî mezheptir. Bu sebeple İslam Mezhepler Tarihi müellifleri tarafından zamanla ortaya çıkan Hâricî fırkalar ve görüşleri büyük bir titizlikle kayıt altına alınmıştır. Bununla birlikte erken döneme ait ana Hâricî fırkalardan olup varlığını günümüze kadar sürdürebilmiş olan İbâzîliğin yazılı metinlerinin bir kısmı bugün ulaşılabilir vaziyettedir. Çalışmamızda yer verdiğimiz Abdullah b. İbâz’ın (ö. 86/705 [?]) dönemin Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân’a (ö. 86/705) gönderdiği risâle İbâzîliğin temel itikâdî görüşlerini anlama noktasında erken dönemde kaleme alınmış oldukça önemli bir yazılı kaynaktır. Bu risâle incelendiğinde İbâzîler’in itikâdî görüşlerinin dayanakları büyük oranda ortaya çıkmaktadır. Ayrıca her ne kadar mezhebî taassup ile kaleme alınmış olsa da ilk dört halife dönemi olayları ve erken dönem Emevî tarihine kaynaklık edebilecek bilgiler barındırmaktadır. Bizler de çalışmamızda günümüze kadar ulaşabilmiş bu risâlenin çevrisini ve değerlendirmesini yaparak İslam Mezhepler Tarihi alanındaki araştırmacılarının istifadesine sunmaya karar verdik. Söz konusu bu risâle hem İbâzî geleneğe ait eserler hem de Ehl-i sünnet ve Şiî geleneğe ait diğer klasik İslam Mezhepler tarihi eserleriyle karşılaştırmaya, üzerinde tahlil ve tenkit yapmaya elverişlidir.

  • Rabî’ b. Habîb (öl. 175/791), İbâdiyye mezhebinin erken dönem hadis âlimlerindendir. İbâdiyye mezhebinin günümüze ulaşan en eski hadis kitabı olan el-Câmiu’s-Sahîh adlı eser de ona aittir. O, bu eserinde inanç, ibadet, ahlak, muamelat, siyer vs. gibi pek çok konuyla alakalı bilgi ve rivayetlere yer vermiştir. Eserin üçüncü cildinde Allah’ın sıfatları, imanın mahiyeti, küfür, şirk, büyük günah işleyen kişinin durumu gibi itikadî tartışmalara yer verilmiştir. Rabî’ b. Habîb, muhalifleriyle girdiği itikadî konulara dair tartışmalarda görüşünü desteklemek amacıyla birçok ayet, hadis, sahabe ve tabiîn görüşlerine yer vermiştir. Rabî’ b. Habîb’in ilgili konularda takip ettiği metot bir yandan ilgili döneme ait ilmî tartışmaların, hadislerin anlaşılması ve yorumlanmasına etkisini ortaya koyarken öte yandan mezhep bağlılığının nassların yorum ve teviline etkisi hususuna da ışık tutmaktadır. Söz konusu tartışmalar, aynı zamanda Rabî’ b. Habib’in müntesibi olduğu İbâdiyye mezhebinin dinî nasslara bakışını ortaya koyması açısından da önem arz etmektedir. Bu bağlamda “Hâricîlerin dini metinleri genellikle sathi ve zahirî olarak anlamışlardır” şeklindeki genel kanaatin doğruluk derecesine de ışık tutacak olan bu çalışma, Rabî’ b. Habîb’in inanç ile alakalı hadislere yaklaşımına ışık tutacaktır. Ayrıca bu çalışmada Rabî’ b. Habîb’in eserinde tartıştığı konuların mahiyeti, delil olarak kullandığı rivayetlerin genel özellikleri ve söz konusu hadisleri değerlendirme usul ve metodolojisi ortaya konulacaktır.

  • Dinlerin teşekkül süreçlerini takip eden gelişim dönemleri pek çok teolojik tartışmalara sahne olmuştur. İslam Dini’nin fikrî açıdan gelişim yaşadığı ve din içinde mezhepleşmenin başladığı ilk asırlarda Müslümanlar kendi aralarında muhtelif sebeplerle farklı teolojik tartışmalar yaşamışlardır. Bu tartışmalar İslam Dini içerisinde pek çok itikâdî mezhebin oluşmasını etkilemesinin yanı sıra tartışma konularına ilişkin yoğun bir telif faaliyetinin başlamasına da yol açmıştır. Bu faaliyetlerin sonucu olarak düşünce geleneğine kazandırılan eserlerin bir kısmı günümüze ulaşmıştır. İslam’da ilk teşekkül eden mezhepler arasında kabul edilen İbâzî Mezhebi’nin Kûfe’deki temsilcilerinden Abdullah b. Yezîd el-Fezârî’nin kelâmî problemler içeren eserleri de bu çalışmalar arasında yer alır. Fezârî’nin eserleri Wilferd Madelung ve Abdulrahman al-Sâlimî, Early Ibādī Theology: Six Kalām Texts by ʿAbd Allāh b. Yazīd al-Fazārī adıyla neşredilmiştir. Çalışmamızda Fezârî’nin hayatı ve mezhebî duruşu ve onun bahsedilen eserleri arasında yer alan İbâzî mezhebinin temel ilkelerinin açıklandığı Kitâbü’t-tevhîd’i incelenecektir. Amacımız İslam’ın ilk dönemlerinde, ana akım dışında kalan bir itikâdî mezhebin ilk dönem kaynakları üzerinden inanç esaslarını ortaya koymak ve Müslümanların inanç farklılıklarının oluşum aşamasında gündeme aldıkları problemleri otantik bir kaynak üzerinden serimlemektir. Görebildiğimiz kadarıyla soru cevap yöntemini merkeze alan eserinde Fezârî, iman, iman-amel, insanların inançlarına ve amellerine göre tasnifi, İbazî olmayan Müslümanlara (ehl-i kıble) nasıl davranılacağının ilkleri ve ilâhî sıfatlar gibi konuları ele almaktadır. Fezârî eserinde hem aklî hem de naklî delillere yer vermektedir. Kitâbü’t-tevhîd, klasik kelâm metinlerinde yer alan konu tertibine bağlı olmayıp İbâzî mezhebinin genel esaslarını önem sırasına göre aktarmaktadır. Eserinde açıkça bir mezhebi ya da kişiyi doğrudan hedef almayan Fezârî zaman zaman İbâzî mezhebi içinden ismini zikretmediği kişileri eleştirmektedir. İlaveten, Fezârî’nin eseri, güçlü diyalektik içeriğe sahip olmanın yanında, açık yalın bir anlatıma sahiptir.

  • In the book “as-Sira”, Salim ibn Zekwan has presented the essential codes of the Kharijites/Ibadi thought and the relationship between faith and politics in the early period. In “as – Sira” he reflected the specific examples of the Kharijites/Ibadi thought in faith and action context by using explanation of events of the time of Hazrat Osman and Hazrat Ali. Also, Salim has become one of the important figures of this thought by evaluating political events in the context of faith. Religion is one of the most effective values in the life of an individual and society. It is a motivation that influences, directs and gives enthusiasm and spirit to the individual and society. Therefore, religion does not serve any political, legal, individual and social purpose. Also, it cannot be sacrificed to a false belief or thought and fanaticism. When religious texts are taken out of their context, they can be misunderstood. One of the problematic reasons for religious fanaticism is the commentaries that contradict the purpose when they assign a meaning to divine orders and apply them to daily life. It causes chaos and discomfort trying to force your own political and intellectual views as absolute truths and imposing them on others. As a result of that people are directed to the wrong direction and purpose, they are divided, grouped, separated and become enemies to one another. Thus, religion, which its real purpose is making people live in unity, equality and sense of brotherhood, appears as a problem and chaos by being got off its point. Especially, it turns into means of violence, oppression and chaos in the hands of some malicious people. The Holy Quran has established the faith as high and sacred value principles. It invites people to believe in these values independently and gives people the freedom to accept or reject the values of Islamic faith. It does not accept any pressure or direction on this subject. Allah has not given a right to anyone or organization to make pressure or coercion in worships. The Quran has ordered Prophet Muhammad to preach revelation and not to put pressure upon this issue.

  • Fıkhî mezheplerin kendilerine özgü yapıları, usûlleri, iç disiplinleri ve tutarlılıkları vardır. Bunların yanı sıra, fıkhî mezhepler kendileri dışındaki farklı mezheplere, düşüncelere ve gelişmelere kapalı, statik yapılar değildir. Aksine bir mezhebin gelişiminde farklı mezheplerle olan etkileşimin de payı vardır. Mezheplerin kendi görüşlerini savunma veya farklı mezhebin görüşlerini eleştirme amacıyla cedel ve hilâf türü eserler ortaya koymaları, esasında bir mezhebin diğer mezheplerle olan etkileşiminin sonucunda ortaya çıkan fıkha özgü bir literatür olarak değerlendirilebilir. Bir mezhebin kendi doktrinini savunma veya kendisi dışındakileri eleştirebilmesi diğer mezhebin de doktrinine hâkim olmayı gerekli kılmaktadır. Bu açıdan bakıldığı takdirde kurumsal yapılar olarak mezheplerin varlığı ve gelişimi bir anlamda farklı mezheplerle olan etkileşimine ve iletişimine de bağlıdır. Bu etkileşim, sözünü ettiğimiz mezheplerin kendileri dışındaki farklı mezheplerle ilmî açıdan mücadele etme ve rekabet etmeyle beraber birbirlerinin fıkhî mirasından karşılıklı bir şekilde istifade etme şeklinde de gerçekleşmiştir. Özellikle aynı bölgede varlık gösteren ve yaşayan mezheplerin birbiri ile daha fazla etkileşimde oldukları vakidir. Ancak bu durum uzak bölgelerde yaşayan mezhep mensuplarının birbirinden bağımsız ve habersiz oldukları, birbirleriyle etkileşimde olmadıkları anlamına gelmemektedir. Aksine farklı münasebetlerle birbirinden uzak coğrafyalara yapılan seyahatler, Hicâz gibi dini merkezlerdeki buluşmalar, birbirinden çok uzak merkezlerde ortaya konulan bilginin dolaşımda olmasına ve karşılıklı kullanılmasına olanak sağlamıştır. Bu minvalde araştırmamızda birbirinden uzak sayılabilecek coğrafyalarda ve zaman aralığında yaşayan iki farklı mezhep âlimi tarafından ortaya konulan iki metin üzerinden mezheplerin birbiriyle olan etkileşimi ele alınacaktır. Bu metinlerden biri 4./10. asır Irak bölgesi Şâfi‘î fakîhlerinden olan Ebû Bekr el-Ḫaffâf’a (öl.362/973 [?]) ait el-Aḳsâm ve’l-ḫiṣâl, diğeri ise 6./12. Asır Mağrib bölgesi İbâḍî âlimlerinden olan Tebġûrîn el-Melşûṭî’ye (öl. 6./12. yüzyıl) ait olduğu tahmin edilen el-Edille ve’l-beyân adlı eserdir. Çalışmamızda biri Irak bölgesinde diğeri ise Mağrib bölgesinde yaşayan ancak aralarında iki yüzyıllık bir tarih aralığı olan; keza biri Şâfi‘î diğeri ise İbâḍî olan iki fakîhin usûl düşüncesi bakımından birbiriyle olan irtibatı irdelenecektir. Bu temelde Şâfi‘î fıkıh usûlü ile İbâḍî fıkıh usûlü arasındaki etki ve etkileşimin ortaya konması araştırmanın temel hedefidir. Daha doğru bir ifade ile Ḫaffâf’ın el-Aḳsâm ve’l-ḫiṣâl’inin Melşûṭî’ye nispet edilen el-Edille ve’l-beyân adlı esere etkisi üzerinden Şâfi‘î fıkıh usûlünün İbâḍî fıkıh usûlüne etkisi ortaya konmaya çalışılacaktır. Melşûṭî’nin eserindeki kurguya bakıldığında pek çok hususta gerek lafız gerekse de muhteva bakımından Ḫaffâf’tan etkilendiğini söylemek mümkündür. Ancak Melşûṭî’nin fıkıh usûlü düşüncesi sadece Ḫaffâf’ın el-Aḳsâm ve’l-ḫisâl’i ile değil özellikle el-Aḳsâm ve’l-ḫiṣâl’de bulunmayan hususlarda Şâfi‘î (öl. 204/820) başta olmak üzere diğer Şâfi‘î usûlcülerinin görüşleri ile de irtibatlıdır. Bu husus dikkate alınarak Melşûṭî’nin fıkıh usûlü düşüncesi, Şâfi‘î usûlcülerinin görüşleri ile mukayese edilerek genel olarak Melşûṭî üzerinden İbâḍî fıkıh usûlünün Şâfi‘î fıkıh usûlü ile olan irtibatı kurgulanmaya çalışılacaktır. Buradan hareketle her ne kadar araştırma Ḫaffâf’ın el-Aḳsâm ve’l-ḫiṣâl’i ile Melşûṭî’ye nispet edilen el-Edille ve’l-beyân adlı eser üzerinden temellendirilmeye çalışılsa da her iki mezhep arasındaki irtibatın genel fotoğrafını sunmak için, farklı usûl eserlerinden de istifade edilecektir.

  • Hariciyye’nin bir alt kolu olan İbadiye, temelde bazı sosyo-politik sebeplerle kendini yenileyerek günümüze kadar varlığını sürdürebilen az sayıdaki İslâm mezheplerinden biridir. Günümüzde İbadiyye mezhebi doğuda Umman Sultanlığı, batıda Kuzey Afrika ve Tanzanya gibi farklı coğrafyalara yayılmış durumdadır. Orantısal olarak değerlendirildiğinde İbadiler ile ilgili yapılan araştırmaların diğer mevcut ve mensubu kalmamış mezheplere nispetle daha az olduğu görülmektedir. Bu durum mezhebin sahada yeteri kadar bilinmemesine hatta yanlış bazı değerlendirmelerde bulunulmasına sebep olmaktadır. İbadiyye, hicri birinci yüzyılda meydana gelen ve özellikle Büyük Fitne olayları diye anılan Sıffin Savaşı ve sonrasındaki gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan dinî bir gruptur. Bu grup ilk dönemde Haricilerin yanında yer alırken süreç içerisinde fikren ve siyaseten onlardan ayrılmıştır. Hariciler erken dönemden itibaren tarih sahnesinden silinmelerine rağmen İbadiler günümüze değin varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Çoğu araştırmacı, İbadilerin hâlâ Haricilerin bir kolu olarak varlıklarını sürdürdüklerini düşünmektedir. Dünyada birçok dini fırka ve mezhep açıktan veya saklı faaliyet gösterme fikrini benimsemiştir. Bu husus, ahlakî açıdan olumsuz bir durum olarak görünse de benzer nitelikler Şiî, Batınî vb. diğer Müslüman gruplar arasında da yaygın olarak mevcuttur. Dini akım yahut grupların, mensubu bulunduğu dinin diğer mensuplarından kendilerini farklı görmeleri hatta diğer akım veya mezhep müntesiplerini ötekileştirme süreçleri, kimi bilginler tarafından bir tür gerçekten uzaklaşma veya yalanı ve ikiyüzlülüğü meşru kabul etme olarak nitelendirilmektedir. Aynı zamanda bu durum çevresindekileri bir tür aldatma, kandırma ile neticeleneceği için bir fırkaya veya mezhebe intisabın zorunlu bir gereği olarak da değerlendirilemeyeceği yorumu yapılmaktadır. Öte yandan takiyye olgusu dinî açıdan olumlu bir arka plana sahiptir. Örneğin takiyye sayesinde din, dolayısıyla da insan ve toplum birtakım tehdit ve tehlikelerden korunabilir. Ancak bu müspet olgunun yalan ve ikiyüzlülüğe bulaştığı ithamlarına muhatap olması, dinin maksadı dışında farklı hedefler için kullanıldığını göstermektedir. Dinde takiyyenin hedefi insanı, toplumu ve dini korumaktan ve ahlaki olarak geliştirmekten öte bir şey olduğu söylenemez. Bazı İslam mezhepleri takiyyeyi anılan bağlam içinde makul bir seviyede ele alıp uygularken, bazıları da ifrat derecesinde aşırılığa kaçmaktadırlar. Bu çalışmada İbâdiyye mezhebinin siyasi düşüncesindeki temel meselelerinden olan takiyye konusundaki yaklaşımları başta olmak üzere onların takiyye yapıp yapmadıklarını, imamet ve yönetim konularındaki bakış açılarını ve diğer sünnî veya sünnî olmayan mezheplerle karşılaştırmalı olarak ele alacağız. İbâdiyye’nin bu güne kadar varlığını sürdürebilmesinin başlıca nedenleri arasında takiyye yapmış olmaları da söylenebilir. Öyle ki, tarih boyunca birçok kültürel ve askeri saldırıya maruz kalmasına rağmen muhtelif coğrafyalarda kesintisiz bir şekilde yaşayabilmişlerdir. Bazı dönemlerde diğer Müslüman gruplardan kendini izole ederek yaşasa da geçmişte olduğu gibi bugün de diğer mezhep müntesipleriyle barış içinde bir arada yaşamaktadır. İlaveten aşırılıkçı bir siyasi ideolojiye sahip olan Hariciyye mezhebine bağlı olmasına rağmen İbâdîler, tarihi süreçte düşünce yapılarında ve yaklaşım tarzlarında kısmen ılımlılık havasına büründükleri görülmüştür. Kısaca İbâdîler, Haricilerle tarihsel birlikteliklerine rağmen, özellikle itikadi ve siyasî düşüncelerini hayata geçirmede Haricilerden ayrılmışlardır. Bununla birlikte İbâdî siyasî düşüncesi birtakım özelliklerle ayırt edilir ve bunların en önemlileri şunlardır: Birincisi: İbâdî siyasî düşüncesi zahire dayalıdır. Yani içinde Bâtınî yahut ezoterik unsurları taşımayan açık bir düşüncedir ve hicretin birinci ve ikinci asırlarında ortaya çıktığı andan itibaren Haricî düşünce ile benzerlikler taşısa da pek çok temel noktada farklıdır. Öte yandan siyasi düşüncede İbâdîler ile Haricilerin birleştirilmesi de yanlıştır. İkincisi: İbâdîler, mutedil sayılan ve Ehl-i sünnet’in düşüncesine yakın kabul edilebilecek İslâmî bir gruptur. Çünkü muhaliflerini, Haricilerde olduğu gibi kâfir ve gayrimüslim saymazlar, kanaatimizce İbâdiyye mezhebinin günümüze kadar varlığını sürdürmesinin temel sebebi budur. Zira İslam tarihinde aşırılıkçı yaklaşıma sahip İslâm mezheplerinin çoğu zamanla yok olmuştur. Üçüncüsü: İbadilerin Takiyye fikrini ölçülü kullandıklarını ve onu dinin esaslarından biri olarak da görmediklerini ifade etmek gerekir. Aksine onlara göre takıyye dini, bireyi ve toplumu korumayı amaçlayan, bir olgudur.

  • Şiʿa’ya bağlı bir mezhep olarak gelişen İsmailiyye, Caʿfer es-Ṣādıḳ’ın (ö.148/765) vefatından sonra yürütülen gizli davet faaliyetleri ile Müslüman coğrafyada yayılmış, özellikle Yemen’de ve Mağrib’de etkili olmuştur. İsmailî başdāʿīsi Ebū ʿAbdullāh eş-Şīʿī’nin (ö. 298/911) çağrısı üzerine Mağrib’e ulaşan dönemin İsmailî imamı ʿUbeydullāh el-Mehdī (297-322/909-934), hilafetini ilan ederek Fatımi Devleti’ni kurmuştur (296/909). Akdeniz kıyılarından Ṣaḥrā Çölü’ne kadar uzanan, coğrafi açıdan çeşitli bir yapıya sahip Mağrib’de, nüfusun çoğunluğunu Berberiler ve Araplar oluşturuyordu. Dinî yapı ise ağırlıklı olarak Maliki Sünniler, İbadî Hariciler ve Şiî İsmailîlerden meydana geliyordu. Dinî, etnik ve coğrafi unsurların bir araya gelişi, İsmailî-Fatımi yönetimine yönelik siyasi ve askerî gerilimlerin oluşmasına elverişli bir zemin hazırlamıştır. Harici-İbadîliğin Nukkārī kolundan olan Ebū Yezīd Maḫled b. Keydād’ın başlattığı uzun soluklu isyan (332-336/943-947), Fatımi Devleti’nin kuruluş döneminde Mağrib’in dinî, etnik ve siyasî etkenlerini bütüncül biçimde yansıtan bir olaydır. Bu çalışmada, Ebū Yezīd İsyanı’nın arka planı, gelişim süreci ve sonuçları, ana kaynaklara dayanılarak kapsamlı biçimde ele alınmıştır. Bölgenin siyasi, dinî ve demogrofik yapısına ilişkin önemli bilgilere ulaşılan bu çalışmada, Mağrib halkının Fatımi iktidarına yönelik teāmülü, dönemin dinî ve toplumsal dinamikleri bağlamında değerlendirilmiştir.

  • يتناول هذا البحث الدور العُماني في دعم حركة الكشوفات الجغرافية البريطانية في شرق أفريقيا خلال النصف الثاني من القرن التاسع عشر الميلادي، من خلال تحليل طبيعة العلاقة بين سلاطين زنجبار وروّاد الحملات الكشفية الأوروبية، ولاسيما البريطانية منها. ويسعى إلى إبراز الكيفية التي أسهمت بها التسهيلات السياسية والإدارية واللوجستية التي قدمها سلاطين زنجبار، بدءًا من عهد السيد سعيد بن سلطان، مرورًا بالسيد ماجد بن سعيد، وانتهاءً بالسلطان برغش بن سعيد، في تمكين المستكشفين من اختراق المناطق الداخلية لشرق أفريقيا. ويعتمد البحث على المنهج التاريخي التحليلي، مستندًا إلى الوثائق العُمانية والبريطانية، والمراسلات الرسمية، إلى جانب المصادر العربية والأجنبية المعاصرة للأحداث. ويكشف عن أن الدعم العُماني للحملات الكشفية لم يكن بدافع المشاركة في الأهداف الاستعمارية أو التنصيرية، بل جاء في إطار سياسة الانفتاح والتسامح التي انتهجها سلاطين زنجبار، وسعيهم إلى تعزيز مكانة زنجبار التجارية والسياسية في الإقليم. كما يوضح البحث التداخل الوثيق بين النشاط الكشفي والنشاط التنصيري، إذ شكلت الحملات الجغرافية غطاءً لانتشار الإرساليات المسيحية، التي استفادت من الحماية والتسهيلات الممنوحة للمستكشفين. ويخلص إلى أن هذه التسهيلات، وإن قُدِّمت بحسن نية، أسهمت دون قصد في تمهيد الطريق أمام التغلغل الأوروبي في شرق أفريقيا، وكان لها آثار بعيدة المدى على التوازن الديني والثقافي في المنطقة، رغم استمرار قوة الحضور الإسلامي ومقاومته للنشاط التنصيري.

  • يتناول المقال الراهن السياسة الاستعمارية الألمانية في شرق أفريقيا خلال النصف الثاني من القرن التاسع عشر، من خلال تحليل مواقف ألمانيا تجاه شخصيتين عمانيتين بارزتين هما السيدة سالمة بنت سعيد والسيد خالد بن برغش بن سعيد. تسعى الدراسة إلى الكشف عن أبعاد الحماية الألمانية لهاتين الشخصيتين، وبيان كيف استخدمتها ألمانيا كوسيلة لتحقيق مكاسب سياسية واستعمارية في مواجهة النفوذ البريطاني المتنامي في المنطقة. اعتمد المقال على المنهج التاريخي الوصفي التحليلي، بالاستناد إلى مجموعة من المصادر الوثائقية والمراجع التاريخية العمانية والعربية والأجنبية، إضافة إلى مذكرات السيدة سالمة التي شكلت مصدرًا أوليًا مهمًا لفهم طبيعة العلاقات بين زنجبار وألمانيا. وقد أظهرت النتائج أن ألمانيا تبنت سياسة ناعمة قائمة على التحالفات الفردية والحماية الدبلوماسية للشخصيات ذات التأثير المحلي، بهدف إيجاد موطئ قدم سياسي واستراتيجي في شرق أفريقيا، في حين واجهت بريطانيا تلك التحركات بحذر ورفض صريح خشية الإضرار بمصالحها الاستعمارية. وتخلص الدراسة إلى أن الحماية الألمانية لم تكن عملاً إنسانيًا بقدر ما كانت أداة ضغط سياسية ضمن التنافس الأوروبي على زنجبار، كما تبرز أهمية الدور العماني غير المباشر في رسم ملامح الصراع الاستعماري في المنطقة.الاستشهاد المرجعي بالمقال:سليمان بن سعيد الكيومي، "سياسة ألمانيا الاستعمارية في شرق أفريقيا من خلال حماية بعض الشخصيات العمانية: السيدة سالمة والسيد خالد نموذجًا".- دورية كان التاريخية.- السنة التاسعة عشرة- العدد الخامس والسبعون؛ يناير 2026. ص 184 – 194.

  • .تهدف هذه الدراسة إلى تكييف اختبار المعارف المورفولوجية للغة المكتوبة على متعلمين ناطقين باللغة الأمازيغية "المزابية" من الأولى ابتدائي في نهاية مرحلتها. وقد اعتمدنا اختبار المعارف المورفولوجية للغة المكتوبة المبني على البيئة الجزائرية في إطار مشروع PRFU لفرقة بحث (قلاب، خورتة، وافي 2018) والمطبق على متعلمي الصف الثالث والخامس إبتدائي المطابق للفئة العمرية 09-11 سنة. سنعرض من خلال هذا المقال أولى المراحل من هذه الدراسة باستقصاء النتائج التي توصلنا إليهاعلى مجموعة دراسة لـ (32) متعلما، وقد خلصنا إلى تقديم نسخة مكيفة على الفئة العمرية 6-7 سنوات لأطفال متمدرسين في السنة الأولى لغتهم الأم الميزابية. كما سجّلنا ملاحظات مختلفة على المستويات المورفولوجية للّغة العربية لغير الناطقين بها، وسجلنا ملاحظات أخرى على بعض بنود الاختبار. This study aims to adapt a written language morphological knowledge test for first-grade learners at the end of their stage, who are speakers of the Amazigh "Mzab" language. We utilized the written language morphological knowledge test developed and based on the Algerian environment within the framework of the PRFU project by a research team (Guelab, Khourta, and Wafi, 2018), which was previously administered to third and fifth-grade learners (corresponding to the 9–11 age group).

  • This paper examines Touiza, an ancestral socio-cultural practice of collective work and mutual aid from Algeria, tracing its evolution from a traditional foundation of communal life to a modern form of civic activism. Often translated as solidarity or communal work, Touiza is a living practice that continues to shape social relations and is being actively reimagined by contemporary actors. By analyzing its foundational principles and examining its modern applications, this paper argues that Touiza serves not only as a potent vehicle for reinforcing social solidarity but also as a blueprint for an authentic, equitable, and sustainable model of mountain tourism. This approach stands in contrast to extractive or mass-market tourism, instead proposing a model where cultural integrity, community empowerment, and environmental stewardship are paramount. Through a deconstruction of the concept of Touiza, an exploration of its role in fostering modern solidarity and local governance, and an analysis of case studies, this paper illustrates its tangible potential to transform the mountain tourism landscape in Algeria.

  • Une délégation tunisienne de haut niveau s'est rendue à Rome pour une mission technique consacrée à la gestion durable des déchets et à la valorisation énergétique. Cette rencontre, organisée avec l'Italie et le Programme des Nations Unies pour le développement (PNUD), s'inscrit dans le cadre de la transition énergétique et du développement de l'économie circulaire....

Last update: 4/28/26, 8:04 AM (UTC)

Explore

Topic

Publication year